CMK m. 209, naip veya istinabe yoluyla alınan sorgu ve ifade tutanakları, muayene ve keşif tutanakları, adli sicil özeti ile sanığın kişisel ve ekonomik durumuna ilişkin belgelerin duruşma zeminine taşınmasını zorunlu kılar. Bu belgeler savunmaya açıklanmadan hüküm kurulması; tekerrür, kişisel veri ve delilin tartışılması bakımından bozma ve ihlal riski doğurur.
Bu içerik 08.06.2026 itibarıyla hazırlanmıştır.
Ceza muhakemesinde yazılı bir belgenin dosyada mevcut olması, o belgenin hukuken tartışılmış sayılması sonucunu kendiliğinden doğurmamaktadır. Hükmün omurgasını taşıyan bir tutanak, naip hâkim önünde alınmış sorgu kaydı, istinabe mahkemesinde toplanmış tanık beyanı, muayene veya keşif zaptı, hatta çoğu dosyada ikincil görülen adlî sicil özeti dahi duruşma zeminine taşınmadan, taraflara içerik üzerinde söz verilmeden ve savunma bakımından sonuçları görünür kılınmadan karara esas alındığında, mesele artık yalnız biçimsel bir usul eksikliği olmaktan çıkmaktadır. Söz konusu eksiklik, doğrudan doğruyalık, çelişmeli yargılama, savunma için gerekli zaman ve kolaylıklar ile mahkemenin hükmünü ancak huzurunda tartışılmış delillere dayandırması ilkelerinin aynı noktada aşınmasına yol açmaktadır. CMK m. 209 tam da bu nedenle, hangi belge türlerinin duruşmada zorunlu olarak ortaya konulacağını gösteren teknik bir liste değil; yazılı delilin duruşmaya nasıl sokulacağını belirleyen bir savunma güvenliği hükmü niteliğindedir. Anılan hükmün uygulamadaki sertliği, özellikle tekerrüre esas adlî sicil kaydı, yabancı uyruklu sanığın kimliğini doğrulayan belgeler, istinabe yoluyla alınmış ifade tutanakları ve sanık ya da mağdura ait kişisel verileri içeren evrak bakımından görünür hâle gelmektedir.
CMK m. 209 hangi belge ve tutanakları duruşmanın zorunlu tartışma alanına taşımaktadır?
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 209’uncu maddesi, naip veya istinabe yoluyla sorgusu yapılan sanığa ait sorgu tutanaklarını, yine naip veya istinabe yoluyla dinlenen tanığın ifade tutanaklarını, muayene ve keşif tutanakları gibi delil olarak kullanılacak belgeleri ve diğer yazıları, adlî sicil özetlerini ve sanığın kişisel ile ekonomik durumuna ilişkin belgeleri duruşmaya taşınması zorunlu evrak arasında saymaktadır. Hükmün sistematik konumu da önemlidir; m. 206 delillerin ortaya konulması ve reddi rejimini, m. 211 okunmasıyla yetinilebilecek belgeleri, m. 214 rapor ve diğer yazıların açıklatılmasını, m. 217 ise hâkimin kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabileceğini düzenlemektedir. Söz konusu maddeler birlikte okunduğunda, 209’uncu maddenin fonksiyonunun yalnız bir “okuma formalitesi” yaratmak olmadığı, hangi yazılı malzemenin mutlaka duruşma filtresinden geçirileceğini tayin ettiği görülmektedir.
Uygulamada ilk görünür mesele, ikincil kaynaklarda sıkça kullanılan “duruşmada anlatılması zorunlu belge ve tutanaklar” terminolojisi ile güncel resmî derleme metinlerinde ve Anayasa Mahkemesinin yakın tarihli karar alıntılarında yer alan “okunması zorunlu belge ve tutanaklar” terminolojisi arasındaki ayrımdır. Kimi avukatlık siteleri ve karar arşivleri 209’uncu maddeyi “anlatılır” ibaresiyle aktarmakta; buna karşılık Adalet Bakanlığı derleme PDF’si ve Ramazan Kösem, T.T., Nurcan Gülabi gibi AYM kararlarında hüküm “okunur” formunda aktarılmaktadır. Kanaatimizce burada belirleyici olan, teknik kelime tercihi değil, savunmanın belge içeriğine nüfuz edip itiraz geliştirebilmesidir. Mahkeme başkanının ya da hâkimin yalnız başlığı söylemesi yahut evrakın dosyada mevcut olduğunu belirtmesi yeterli değildir; anılan belgenin suç isnadı, tekerrür, kişiselleştirme, ispat veya usul sonucu bakımından ne taşıdığı duruşmada görünür kılınmalıdır. Aksi yorum, 217’nci madde ile 36’ncı madde arasındaki bağı anlamsızlaştırır.
Halil İbrahim Doğan’ın doğrudan doğruyalık ilkesini inceleyen çalışması da aynı noktaya temas etmektedir. Yazar, yazılı belge ve tutanakların duruşmada okunmasının doğrudan doğruyalık ilkesine istisna değil, belirli belge türleri bakımından onun zorunlu tamamlayıcısı olduğunu belirtmektedir. Çünkü hâkim, şahsî delili bizzat dinleyemediği veya maddi delilin oluşumuna doğrudan tanıklık edemediği yerde, en azından o delilin kayda geçirilmiş suretini tarafların huzurunda tartışmaya açmak zorundadır. İdris Doğan ile Ahmet Bozdağ ise istinabe kurumuna ilişkin incelemelerinde, hükmü verecek mahkemenin delile dolaylı temas kurduğu her durumda savunmaya soru sorma ve belgeyi tartışma imkânının daha sıkı korunması gerektiğini vurgulamaktadır. Bu görüşler birbiriyle uyumludur; zira 209’uncu madde, istinabe veya naiplikten gelen evrakı dosyanın “hazır delili” hâline getirmez, yalnızca onun duruşmaya getirilme kapısını açar.
Madde metnindeki belge listesi de tesadüfi değildir. Naip veya istinabe yoluyla alınmış sorgu ve ifade tutanakları, mahkemenin doğrudan gözlem imkânından uzaklaştığı alanı temsil eder. Muayene ve keşif tutanakları, olay yerinin ya da kişi üzerindeki gözlemin sonradan yeniden üretilemeyeceği durumları taşır. Adlî sicil özeti ve ekonomik durum belgeleri ise ilk bakışta tali görünse de, TCK m. 58, cezanın bireyselleştirilmesi, erteleme, HAGB, seçenek yaptırım ve güvenlik tedbirleri bakımından doğrudan sonuç üretir. Bir başka ifadeyle, 209’uncu madde esasen iki kümeyi bir araya getirmektedir: suçun sübutuna dokunan belgeler ile yaptırımın ağırlığına ve yargılamanın kişiselleştirme boyutuna dokunan belgeler. İşbu ikili yapı, savunmanın sadece “suçu işlemedim” ekseninde değil, “bu belge hukuken nasıl kullanılabilir” ekseninde de pozisyon almasını zorunlu kılar.
İlke: CMK m. 209 bakımından asıl soru, belgenin dosyada bulunup bulunmadığı değil; belgenin duruşmada hangi içerikle açıldığı, sanık ve müdafie hangi itiraz imkânının verildiği ve mahkemenin belgeyi hangi usul sonucuna bağladığıdır.
Naip ve istinabe yoluyla alınan tutanaklar neden tek başına güvenli hüküm zemini oluşturmamaktadır?
Naiplik ve istinabe, ceza muhakemesinde belirli delillerin mahkemenin dışında toplanmasına izin veren istisnaî araçlardır. Ancak bu araçların varlığı, sanığın tanığı sorgulama veya belgeyi tartışma hakkını ortadan kaldırmamaktadır. Yasemin Akgül başvurusunda AYM, istinabe suretiyle dinlenilen tanıkların sorgulanmaması şikâyetini kabul edilebilir bulmamakla birlikte, başvurunun konusunu oluşturan uyuşmazlığı değerlendirirken 181 ve 210’uncu maddelerdeki usul güvencelerine işaret etmiştir. Daha sert bir çizgi ise Nurcan Gülabi, Zekeriya Sevim, Hasan Bati ve Selçuk Arslan kararlarında görülmektedir. Bu kararlarda Mahkeme, mahkûmiyette tek veya belirleyici ağırlık taşıyan tanık beyanlarının duruşmada sınanmadığı, savunmanın soru sorma imkânından mahrum bırakıldığı yahut yalnız istinabe tutanağının okunmasıyla yetinildiği hâllerde tanık sorgulama hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaşmıştır.
CMK m. 209 ile 210 arasındaki ilişki burada belirginleşmektedir. 209, istinabe veya naip tutanağının duruşmaya taşınmasını zorunlu tutarken; 210, olayın delili bir tanığın açıklamalarından ibaret ise, bu tanığın duruşmada mutlaka dinlenmesi gerektiğini ve önceki tutanağın okunmasının dinleme yerine geçemeyeceğini söylemektedir. Bu iki hüküm birlikte yorumlandığında, istinabe tutanağının okunması her durumda yeterli değildir. Hangi delilin ne kadar ağırlık taşıdığı belirleyicidir. Yusuf Fil kararında AYM, belirleyici ağırlık taşımayan veya başka karşı dengeleyici güvencelerle desteklenen beyanlar yönünden ihlal sonucuna gitmemiş; buna karşılık Ramazan Kösem, T.T. ve Uğur Özcan kararlarında belirleyici tanık beyanlarının sorgulanamaması hâlinde yargılamanın bütünsel adaletinin zedelendiğini vurgulamıştır. Söz konusu çizgi, 209’un savunma lehine daraltıcı değil, tamamlayıcı okunması gerektiğini göstermektedir.
İstinabe kurumuna ilişkin akademik tartışma da aynı yöndedir. İdris Doğan ile Ahmet Bozdağ, istinabenin sanığın duruşmada hazır bulunma hakkına ancak zorunlu durumlarda ve ikame güvenceler sağlandığında uyumlu olabileceğini, aksi hâlde hükmü verecek mahkemenin tanığı ve beyanın oluşum koşullarını doğrudan gözlemleyemediğini belirtmektedir. SEGBİS çalışmalarında da benzer bir hassasiyet bulunmaktadır: tanığın veya sanığın mahkeme huzurunda fiilen bulunmadığı hâllerde teknik imkânın savunma hakkını ikame edip etmediği, karşı soru imkânı tanınıp tanınmadığı ve mahkemenin kişinin tavrını gözlemleyip gözlemleyemediği ayrıca değerlendirilmelidir. Bu sebeple, istinabe tutanağının 209 gereğince duruşmada açılmış olması, tek başına doğrudan doğruyalık ilkesinin tatmin edildiği anlamına gelmemektedir.
Uygulamada sık rastlanan hata, istinabe işlemini “dosyaya girmiş tamamlanmış delil” gibi görmektir. Oysa sanık veya müdafii, tanığın neden duruşma salonuna getirilemediğini, neden SEGBİS yolunun seçilmediğini, istinabe gününün niçin bildirilmediğini ve tutanağın hangi cümlesinin hangi hukuki sonucu desteklediğini sorgulayabilmelidir. Aydın Oğuz kararında AYM, gizli tanığın görüntü veya sesi değiştirilmek suretiyle de olsa sorgulanmasına fırsat verilmemesinin tanık sorgulama hakkı yönünden tartışılması gerektiğini ortaya koymuştur. Gizli tanıkta dahi mesele yalnız güvenlik değil; savunmanın beyanın güvenilirliğini sınama imkânıdır. Öyleyse, açık tanıkta istinabe veya naiplikle yetinilen dosyalarda mahkemenin gerekçesi daha da sıkı kurulmak zorundadır.
AYM, Nurcan Gülabi [1. B.], B. No: 2015/15355, T. 23.05.2018: Mahkûmiyete tek delil olarak esas alınan tanığın başvurucunun yargılamasında dinlenmemesi, CMK m. 210 ve m. 217 ile bağlantılı olarak tanık sorgulama hakkı ihlali sayılmıştır.
AYM, Yusuf Fil [1. B.], B. No: 2019/39608, T. 08.02.2023: Anayasa Mahkemesi, istinabe yoluyla alınan beyanların her olayda otomatik ihlal doğurmadığını; belirleyici delil, haklı neden ve karşı dengeleyici güvencelerin birlikte incelenmesi gerektiğini vurgulamıştır.
Adlî sicil, kimlik ve kişisel-ekonomik durum belgeleri bakımından savunma denetimi nasıl kurulmalıdır?
CMK m. 209’un en az konuşulan, fakat yaptırım bakımından en yüksek etkili alanı adlî sicil özetleri ile sanığın kişisel ve ekonomik durumuna ilişkin belgelerdir. Bu evrak çoğu dosyada suçun sübutunu doğrudan belirlemez; buna karşılık verilecek cezanın ertelenip ertelenmeyeceği, seçenek yaptırıma çevrilip çevrilemeyeceği, HAGB uygulanıp uygulanamayacağı, tekerrür hükümlerinin devreye girip girmeyeceği ve hatta kimi güvenlik tedbirlerinin gündeme gelip gelmeyeceği bakımından belirleyici olabilir. İşbu nedenle 209’uncu madde, kişiselleştirme evresini de savunma hakkının parçası olarak korumaktadır. Belgenin okunmadan veya içeriği açıklanmadan kullanılması, mahkûmiyetin yalnız miktarına değil, infaz rejimine kadar uzanan ciddi sonuçlar doğurur.
AYM’nin 2021/4651 başvuru numaralı kararında görülen tartışma bu açıdan öğreticidir. Karar, iddianamede tekerrür hükümlerinin talep edilmediği, duruşma hazırlığında adlî sicil kaydının dosyaya alındığı ve duruşmanın ilk celsesinde okunduğu; ancak ek savunma ve kişiselleştirme tartışmasının sonradan geliştiği bir zemini göstermektedir. Buradan çıkan ana ilke şudur: adlî sicil kaydı dosyaya fiziken girmekle yetinmez; sanığa bu kaydın hangi hukuki sonucu doğurabileceği anlaşılabilir biçimde gösterilmeli, gerekiyorsa ek savunma ve belgeye itiraz imkânı sağlanmalıdır. Özellikle TCK m. 58 tekerrür uygulaması, önceki ilamın niteliği, kesinleşme tarihi, tekerrüre esas olup olmadığı ve infaz edilmiş sayılıp sayılmadığı yönlerinden ayrıca tartışılmadıkça, 209’un koruduğu savunma dengesi kurulmuş sayılmaz.
Yabancı uyruklu sanıklara ilişkin kimlik, nüfus ve sabıka belgeleri de benzer bir risk alanıdır. İkincil Yargıtay özetlerinde, sanığın kimliğini ve sabıka durumunu gösteren belgeler denetime elverişli biçimde dosyaya alınmadan ve duruşmada açılmadan hüküm kurulmasının bozma nedeni sayıldığı görülmektedir. Bu yaklaşım yerindedir. Zira kimlik belgesinin eksikliği, yanlış kişi hakkında hüküm kurulması, cezanın kişiselleştirilmesinde hataya düşülmesi veya yabancı ülkedeki mahkûmiyet kayıtlarının hukuki niteliğinin yanlış değerlendirilmesi gibi sonuçlar doğurabilir. Söz konusu risk, yabancı belgenin tercümesi, apostili, resmî makam yoluyla doğrulanması ve duruşmada savunmanın buna diyeceğinin sorulması ile azaltılabilir. Mahkemenin “dosyada mevcut” şeklindeki soyut atfı burada yeterli değildir.
Sanığın kişisel ve ekonomik durumuna ilişkin belgeler bakımından da mesele yalnız takdiri indirim değildir. Adlî para cezasının taksitlendirilmesi, seçenek yaptırımlar, müsadere bağlantılı ekonomik kayıtlar veya ödeme gücünü gösteren belgeler, hükmün infaz kabiliyetini doğrudan etkiler. Bu nedenle mahkemenin yalnız belgenin varlığını anması değil; belge içeriğinin savunmaya açıldığını, itiraz edilip edilmediğini ve hangi hüküm sonucuna bağlandığını gerekçede görünür kılması gerekir. Halil İbrahim Doğan’ın doğrudan doğruyalık tartışması burada da anlamlıdır: duruşmada tartışılmayan yazılı veri, ispat alanında olduğu kadar yaptırım alanında da “dolaylı bilgi” üretir. Kanaatimizce 209’uncu maddenin kişiselleştirme belgelerini ayrıca saymasının sebebi tam olarak budur.
Bu alanın CMK m. 226 ile birlikte okunması ayrıca zorunludur. Zira adlî sicil kaydının veya ekonomik durum belgesinin hükümde ilk kez tekerrür, ertelemenin reddi, seçenek yaptırımın uygulanmaması ya da HAGB’nin dışlanması sonucunu doğurduğu dosyalarda, sorun yalnız belgenin okunmamış olması değildir; aynı zamanda sanığa ek savunma ve açıklama imkânı verilmemiş olmasıdır. Önceki mahkûmiyet ilamının kesinleşme tarihi, infaz edilmiş sayılıp sayılmadığı, suç tarihleri arasındaki ilişki ve yabancı mahkeme ilamlarının Türk hukukunda tekerrüre esas alınıp alınamayacağı çoğu kez salt sicil özetinden anlaşılmaz. İşbu nedenle müdafi, sicil belgesi duruşmaya geldiğinde yalnız kaydın doğruluğuna değil; önceki ilamın aslına, tercümesine, kesinleşme şerhine ve tekerrür bakımından hangi hukuki sonuca bağlanmak istendiğine de itiraz üretmelidir. Aksi hâlde 209’uncu maddenin savunmaya tanıdığı tartışma alanı, hükmün sonuç kısmında görünmez biçimde daralır.
Kişisel veri içeren belgeler kapalı oturumda nasıl ele alınmalı; aleniyet ilkesiyle denge nasıl kurulmalıdır?
209’uncu maddenin ikinci fıkrası, sanığa veya mağdura ait kişisel verilerin yer aldığı belgelerin açıkça istemeleri hâlinde kapalı oturumda ele alınabileceğini kabul ederek, klasik aleniyet ilkesine konu özel bir kırılma noktası yaratmaktadır. Bu düzenleme, ceza muhakemesinde her belgeyi sınırsız biçimde alenileştirme yaklaşımının terk edilmesi bakımından önemlidir. Rahime Erbaş ile B. Ateş Sarıdağ tarafından incelenen kişisel veri eksenli aleniyet tartışması, söz konusu hükmün yalnız mahremiyetin korunmasına değil, savunma hakkının daha sağlıklı kullanılmasına da hizmet edebileceğini göstermektedir. Özellikle sağlık bilgileri, cinsel yaşam, biyometrik örnekler, nüfus kayıt detayları, çocuklara ilişkin hassas veriler veya mağdurun korunmasını gerektiren mahrem belgeler bakımından aleniyet ile adil yargılanma aynı yönde hareket etmeyebilir. Mahkeme, bu durumda belgenin tümünü alenileştirmek ile savunmayı belge içeriğinden mahrum bırakmak arasına sıkışmaz; kapalı oturum, sınırlı açıklama, maskeleme veya belirli kısımların özetlenmesi gibi ara çözümler kurabilir.
Ne var ki 209/2’nin uygulanması, savunma hakkını budayan bir gizlilik refleksine dönüştürülemez. Kişisel veri bulunduğu gerekçesiyle belgenin savunmadan tümüyle saklanması veya sadece mahkemece görülüp hükme esas alınması, maddenin amacına aykırı olur. Kapalı oturum kararı, aleniyeti sınırlayan; fakat sanık ile müdafiin belge içeriğini bilmesini engellemeyen bir mekanizma olarak anlaşılmalıdır. AYM’nin özel hayata ilişkin kararlarında ve kişisel veriye temas eden kimi bireysel başvurularda vurgulanan ortak nokta da budur: müdahale ölçülü olmalı, meşru amacın gerektirdiği sınırı aşmamalıdır. Söz konusu nedenle mahkeme, kapalı oturum talebini kabul ettiğinde dahi hangi veri kümesinin hassas olduğunu, hangi bölümün savunmaya açık kalacağını ve tutanağa ne şekilde geçirileceğini açıklamalıdır.
Bu noktada 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu ile ceza muhakemesinin özel ihtiyaçları arasında da bir denge kurulmaktadır. KVKK, doğrudan ceza yargılamasının usulünü belirlemez; ancak kişisel verinin tanımı, işlenme amacı ve aktarım sınırları bakımından yorum zemini sunar. AYM’nin 2021/16890 numaralı kararında kişisel verinin kapsamına ilişkin yapılan değerlendirme, adlî sicil kaydı dâhil birçok bilginin veri niteliği taşıdığını hatırlatmaktadır. İşbu nedenle 209/2’nin sadece “mağdurun mahremiyeti” dosyalarında değil, sanığın ekonomik, biyometrik veya ailevi verilerini içeren evrakta da gündeme gelebileceği kabul edilmelidir. Kanaatimizce burada asıl ölçüt, verinin duyarlı olup olmadığı kadar, alenî açıklamanın savunmanın ihtiyacıyla kıyaslandığında orantısız zarar doğurup doğurmadığıdır.
Doktrindeki tartışma ayrıca şu soruya odaklanmaktadır: Mahkeme kapalı oturum kararı verdiğinde, hüküm gerekçesinde bu belgelerin etkisini ne kadar açıklayabilir? Bize göre cevap açıktır; gerekçe, mahrem verinin özünü ifşa etmeksizin hukuki sonuca etkisini gösterecek kadar ayrıntı içermelidir. Aksi hâlde hükmün denetlenebilirliği kaybolur. Yani kişisel veriyi koruma amacı, gerekçeyi soyutlaştıran bir perde olarak kullanılamaz. 209/2 savunmayı zayıflatan değil, hem aleniyet hem mahremiyet hem de denetlenebilirlik eksenini bir arada tutmaya çalışan dar bir istisna olarak yorumlanmalıdır.
Kapalı oturum kararının tutanağa nasıl geçirildiği de başlı başına bir usul meselesidir. Uygulamada bazen mahkeme yalnız “kişisel veri nedeniyle kapalı oturum yapıldı” demekle yetinmekte; hangi belgenin hangi kısmı nedeniyle böyle bir sınırlamaya gidildiğini, savunma tarafının tam belgeye erişip erişmediğini ve kapalı oturum sona erdikten sonra açık celsede hangi özet bilginin paylaşıldığını göstermemektedir. Bu eksiklik, istinaf ve temyiz denetiminde önemli bir boşluk yaratır. Çünkü kanun yolu mercii, kapalı oturum kararının gerçekten ölçülü olup olmadığını ancak bu kayıt üzerinden inceleyebilir. Kanaatimizce 209/2 bakımından en güvenli yöntem; talep eden tarafı, kapalı oturumun kapsamını, hangi veri kümesinin hassas kabul edildiğini ve savunmanın belge içeriğini hangi koşulla gördüğünü tutanağa açık biçimde yazdırmaktır. Böylelikle mahremiyet de korunur, hükmün denetlenebilirliği de kaybolmaz.
AYM, Aydın Oğuz [2. B.], B. No: 2014/8872, T. 07.03.2018: Gizli tanığın sorgulanmasına etkili fırsat tanınmayan yargılamalarda, mahkemenin tanık güvenliği ile savunma dengesini somutlaştırması gerektiği vurgulanmıştır. Bu yaklaşım, 209/2 kapsamındaki gizlilik kararlarının da ölçülü kurulması gerektiğini düşündürmektedir.
Yargısal çizgi, doktrindeki tartışma ve pratikte en sık görülen hatalar nelerdir?
Anayasa Mahkemesinin yakın tarihli kararlarında ana eksen, tanık sorgulama hakkı üzerinden kurulmakla birlikte, bu kararların arka planında 209’uncu maddenin duruşma zeminini koruyan fonksiyonu açıkça görünmektedir. Ramazan Kösem, T.T., Uğur Özcan ve Selçuk Arslan kararları, belirleyici tanık beyanının duruşmada sınanmadığı durumlarda savunma hakkının telafisi güç biçimde zedelendiğini göstermektedir. Yusuf Fil kararında ise Mahkeme, her istinabe veya önceki beyan kullanımının otomatik ihlal üretmediğini, belirleyici delil analizi ile karşı dengeleyici güvencelerin birlikte tartılacağını söylemiştir. Dolayısıyla yargısal çizgi iki aşamalıdır: önce 209 ve 210 ekseninde delilin duruşmaya nasıl taşındığı incelenir; ardından o delilin mahkûmiyet içindeki ağırlığı değerlendirilir. Söz konusu yaklaşım, savunmanın ilk celseden itibaren “bu belge hangi sonuç için kullanılıyor?” sorusunu sormasını zorunlu kılmaktadır.
Pratikte en sık görülen hatalardan biri, mahkemenin 209 kapsamındaki belgeleri topluca zikredip tek tek tartışmamasıdır. Oysa adlî sicil kaydının hukuki sonucu ile istinabe tutanağının delil değeri aynı değildir. Bir başka hata, kişisel veri içeren belgede kapalı oturum talebi değerlendirilmeden tüm içeriğin yüksek sesle açıklanması yahut bunun tam tersi biçimde belgeye dayanan sonucun savunmaya kapalı tutulmasıdır. Üçüncü hata, istinabe gününün sanık ve müdafiine bildirilmemesi veya bildirilmiş olsa bile bunun tutanakta açıkça gösterilmemesidir. Dördüncü hata ise, tekerrür ya da kişiselleştirme yönünden belirleyici evrakın ilk kez hüküm aşamasında sonuç doğurmasıdır. Bu hataların ortak noktası, belgenin dosyada bulunmasını yeterli görmek ve duruşmadaki etki üretme biçimini ihmal etmektir.
Doktrinde baskın görüş, 209’un delilin tartışılabilirliğini güvenceye alan emredici bir hüküm olduğu yönündedir. Buna karşılık daha işlevsel yorum yapan bazı çalışmalar, uygulamada mahkemenin her belgeyi tam metin okumak zorunda bırakılmasının yargılamayı hantallaştırabileceğini, bu sebeple belgenin “anlatılması” ile yetinilebileceğini ileri sürmektedir. Bu ikinci yaklaşım, usul ekonomisi bakımından tamamen dayanaksız değildir. Ne var ki kanaatimizce usul ekonomisi, savunmanın belgeyi tanımadığı veya hangi sonuç için kullanıldığını anlayamadığı yerde sınırına ulaşır. Özellikle suçun sübutunu veya cezanın ağırlaşmasını etkileyen evrak bakımından özetleme ancak taraflara gerçek tartışma imkânı bıraktığı ölçüde kabul edilebilir. Yargılamayı hızlandırma saiki, 217’nci maddenin öngördüğü huzurda tartışılma şartını eritemez.
Kanun yolu pratiğinde 209 ihlalinin etkili biçimde ileri sürülebilmesi için belge ile hüküm sonucu arasındaki bağın açık kurulması gerekir. İstinaf dilekçesinde yalnız “tutanak okunmamıştır” veya “belge savunmaya açıklanmamıştır” denildiğinde, başvuru çoğu kez soyut usul şikâyeti seviyesinde kalmaktadır. Buna karşılık hangi belgenin hangi maddi olguya, hangi kişiselleştirme sonucuna veya hangi tekerrür değerlendirmesine esas alındığı; müdafiin hangi celsede hangi talebi ileri sürdüğü; mahkemenin 206, 209, 214, 217 ve gerekiyorsa 226’ncı maddeler ışığında neyi tartışmadan geçtiği tek tek gösterildiğinde, ihlalin görünürlüğü belirgin biçimde artmaktadır. Bu nedenle 209 kaynaklı sorun yaşayan dosyalarda savunma tarafı, ilk derece aşamasında tuttuğu kayıt ile kanun yolunda kuracağı hukuki çerçeveyi baştan uyumlu tasarlamalıdır. İşbu yaklaşım, belgenin usule aykırı kullanılmasını sadece biçimsel bir eksiklik olmaktan çıkarıp hükmün doğruluğunu etkileyen somut bir sorun olarak görünür kılar.
| Belge veya tutanak | Dayanak | Duruşmada kontrol edilecek nokta | Usul riski | Savunma hamlesi |
|---|---|---|---|---|
| Naip veya istinabe sorgu tutanağı | CMK m. 209/1 | İşlemin neden mahkeme dışında yapıldığı, bildirim ve soru sorma imkânı | Tutanağın doğrudan sorgunun yerine geçirilmesi | Tutanağın okunmasına itiraz değil; doğrudan sorgu veya SEGBİS talebi |
| Tanık ifade tutanağı | CMK m. 209, 210, 211 | Tanığın tek veya belirleyici delil olup olmadığı | Okuma ile yetinilip duruşmada dinlenmemesi | Belirleyici delil testi ve tanık sorgulama talebi |
| Muayene ve keşif tutanağı | CMK m. 209/1 | Tutanağın hangi olguyu ispatladığı ve raporla ilişkisi | Ek açıklama gerektiren hususların tartışılmaması | CMK m. 214 uyarınca imza sahibinin çağrılmasını isteme |
| Adlî sicil özeti | CMK m. 209/1, TCK m. 58, CMK m. 226 | Tekerrüre esas olup olmadığı, kesinleşme ve sanığa aitlik | Ek savunma verilmeden ağırlaştırıcı sonuç bağlanması | Kayıt içeriğine itiraz, ek savunma ve önceki ilamın dosyaya alınması talebi |
| Kişisel veri içeren evrak | CMK m. 209/2, Anayasa m. 20 | Kapalı oturum gerekip gerekmediği, hangi kısım hassas veri taşıdığı | Ya gereksiz ifşa ya da savunmadan saklama | Kapalı oturum ve sınırlı açıklama talebini tutanağa geçirmek |
Tablonun tamamını görmek için tabloyu sağa ve sola kaydırabilirsiniz.
CMK m. 209 ihlali şüphesi doğduğunda dosya nasıl yönetilmelidir?
209'uncu maddenin ihlali çoğu dosyada tek bir itiraz cümlesiyle giderilemez. Belgenin ne olduğuna, hangi hukuki sonucu doğurduğuna ve savunmanın hangi aşamada devre dışı bırakıldığına göre kayıt oluşturmak gerekir.
- Belge türünü ve hukuki sonucunu ayırın
Tartışılan evrakın istinabe tutanağı mı, adlî sicil özeti mi, keşif zaptı mı yoksa kişisel veri içeren evrak mı olduğunu netleştirin. Her biri farklı itiraz üretir.
- İtirazı tutanağa açık cümleyle geçirin
“Belgenin içeriği savunmaya açıklanmadan sonuç bağlanamaz” veya “tekerrür için ek savunma gerekir” gibi somut itiraz cümlesi kurulmalıdır.
- Gerekli ek işlemi ayrıca isteyin
Tanığın duruşmada dinlenmesi, imza sahibinin çağrılması, önceki ilamın aslı, tercüme veya kapalı oturum talebi ayrı ayrı belirtilmelidir.
- Ara karar ve gerekçeyi izleyin
Mahkeme itirazı reddediyorsa, ret gerekçesinin 209, 210, 211 ve 217 ile uyumlu kurulup kurulmadığı not edilmelidir.
- Kanun yolunda belge-sonuç bağını kurun
Belgenin hangi hüküm sonucunu etkilediği gösterilmeden yapılan usul şikâyeti soyut kalır. İstinaf veya temyizde belge ile hüküm arasındaki bağ açık yazılmalıdır.
Bu adımların celse pratiğine çevrilmesi ayrıca önem taşımaktadır. Müdafiin yalnız itiraz etmesi değil, itirazın hangi usul normuna dayandığını ve hangi giderimi talep ettiğini de aynı anda belirtmesi gerekir. Örneğin istinabe tutanağı belirleyici ağırlık taşıyorsa 209 ile birlikte 210 ve 217’ye; kişiselleştirme evrakı ilk kez ağırlaştırıcı sonuç doğuruyorsa 209 ile birlikte 226’ya; raporun içeriği uzman açıklaması gerektiriyorsa 214’e dayanılması isabetlidir. Bu disiplin, mahkemenin önüne sadece “eksik işlem” değil, belirli bir hukuki çözüm talebi koyar. Kanaatimizce 209 ihlallerinde en sık kaybedilen zemin, itirazın varlığı değil; itirazın normatif hedefinin yeterince somutlaştırılmamasıdır.
Sık sorulan sorular
Her dosyada mekanik tam metin okuma zorunluluğu bulunduğu söylenemez. Bununla birlikte belgenin suçun sübutu, tekerrür, kişiselleştirme veya savunma stratejisi bakımından taşıdığı içerik duruşmada tarafların tartışabileceği açıklıkta ortaya konulmalıdır.
Hayır. Tanığın beyanı tek veya belirleyici delil niteliğindeyse, CMK m. 210 ve AYM içtihadı gereği duruşmada bizzat dinlenmesi veya eşdeğer sorgulama imkânının sağlanması gerekir. Okuma işlemi dinleme yerine geçmez.
Belge dosyaya girdiği anda yalnızca mevcudiyet tespiti yetmez. Tekerrür, HAGB, erteleme veya seçenek yaptırım sonucu doğurabilecekse, kaydın içeriği ile muhtemel hukuki sonucu sanığa ve müdafiine açıkça gösterilmeli; gerekiyorsa ek savunma imkânı tanınmalıdır.
Hayır. Kapalı oturum otomatik değil, talebe ve ölçülülük değerlendirmesine bağlıdır. Mahkeme, verinin hassasiyetini ve savunmanın belgeye erişim ihtiyacını birlikte tartmalı; gerekirse yalnız belirli bölümleri kapalı oturumda ele almalıdır.
Salt “belge okunmadı” cümlesi yeterli değildir. Hangi belgenin hangi hüküm sonucuna esas alındığı, savunmanın hangi itiraz imkânından mahrum kaldığı ve bu eksikliğin neden hükmün denetimini etkilediği birlikte gösterilmelidir.
209’uncu madde hangi belge ve yazıların mutlaka duruşma alanına taşınacağını belirler. 214’üncü madde ise rapor, belge veya yazıda imzası bulunanların gerekli görülürse açıklamada bulunmak üzere çağrılabilmesine imkân verir. Biri zorunlu ortaya koyma, diğeri ek açıklama aracıdır.
Uygulama bakımından yol haritası ve profesyonel değerlendirme
CMK m. 209’un pratik değeri, yazılı belgeyi duruşma ekonomisinin kolaylaştırıcı unsuru hâline getirmesinde değil; o belgeyi savunmanın önüne görünür biçimde koymasında yatmaktadır. İstinabe tutanağı, adlî sicil özeti veya kişisel veri içeren bir evrak hangi hukuki sonuca bağlanacaksa, mahkeme o sonuca giden zinciri duruşmada kurmak zorundadır. Aksi hâlde dosyada bulunan yazılı malzeme, yargısal kararın görünmeyen altyapısına dönüşür ki ceza muhakemesi hukukunun kabul edebileceği güvence seviyesi bu değildir.
Dosya stratejisi bakımından en güvenli yöntem şudur: önce 209 kapsamındaki evrak tek tek ayrılır; sonra her belge için “ispat mı, kişiselleştirme mi, kişisel veri mi” sorusu cevaplanır; ardından belgenin duruşmada nasıl açıldığı kayda geçirilir; son olarak da belge ile hüküm sonucu arasındaki bağ istinaf veya temyiz diliyle şimdiden düşünülür. Bu yöntem izlenmediğinde, yargılama sonunda usul şikâyeti soyut kalmakta; mahkeme ise belgeyi zaten dosyada bulunduğu gerekçesiyle kullanmaya devam etmektedir. Kanaatimizce 209’uncu maddenin gerçek savunma değeri, tam da bu soyutluğu kırmasında bulunmaktadır.
Özellikle ağırlaştırıcı sonuç doğuran belgeler bakımından savunmanın zamanlaması belirleyicidir. Tekerrüre esas sicil kaydı, yabancı mahkûmiyet belgesi, ekonomik durum evrakı veya koruma tedbiri uygulanmasına dayanak oluşturan kayıtlar çoğu dosyada hüküm öncesi son aşamada görünür hâle gelmektedir. Bu aşamada sessiz kalınması, kanun yolunda “belge açılmadı” itirazının etkisini azaltır. Buna karşılık belge mahkemeye geldiği anda aitlik, içerik, hukuki sonuç ve gerekiyorsa ek savunma başlıkları ayrı ayrı kayda geçirildiğinde, 209 yalnız usule ilişkin bir başlık olmaktan çıkar; hükmün adilliğini etkileyen somut bir denetim aracına dönüşür. İşbu nedenle 209 dosyalarında savunmanın erken ve ayrıntılı kayıt üretmesi, çoğu zaman tek başına karar sonucundan daha fazla önem taşımaktadır.
Pratikte yararlı bir yöntem de, 209 kapsamındaki her evrak için duruşma notunda ayrı bir kontrol satırı açmaktır. Belgenin adı, dosyaya giriş tarihi, duruşmada ne şekilde açıklandığı, buna karşı hangi itirazın ileri sürüldüğü ve mahkemenin ara kararının ne olduğu aynı gün kayda geçirildiğinde, sonraki celselerde savunmanın belleği dağılmaz. Bu teknik görünürde basit olmakla birlikte, özellikle çok sanıklı ve çok klasörlü ceza dosyalarında belge karmaşasını ciddi ölçüde azaltmaktadır. Ayrıca aynı kayıt, istinaf dilekçesinde soyut iddia yerine tarihli ve celse bazlı bir usul kusuru haritası kurulmasına imkân verir. Kanaatimizce 209’un gerçek operasyonel değeri, tam da bu tür disiplinli kayıt düzeninde ortaya çıkmaktadır.
Somut ceza dosyasında 209 kaynaklı bir usul riski bulunuyorsa: istinabe veya naip tutanağının delil ağırlığı, adlî sicil özetinin tekerrüre etkisi, kişisel veri içeren evrakta kapalı oturum ihtiyacı ve kanun yolunda kullanılacak savunma çerçevesi dosya bazında ayrıca incelenmelidir. Ceza Hukuku kategorimizdeki diğer analizleri inceleyebilir; ön değerlendirme için iletişim sayfamız üzerinden başvuru bırakabilirsiniz.
Kaynakça ve Atıf Listesi
Resmi Kaynaklar
- Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, özellikle m. 20 ve m. 36
- 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu, özellikle m. 206, m. 209, m. 210, m. 211, m. 214 ve m. 217
- 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu
- 5726 sayılı Tanık Koruma Kanunu
- 5352 sayılı Adlî Sicil Kanunu
Mahkeme Kararları
- AYM, Nurcan Gülabi [1. B.], B. No: 2015/15355, T. 23.05.2018
- AYM, Zekeriya Sevim [2. B.], B. No: 2018/18989, T. 16.06.2021
- AYM, Hasan Bati [2. B.], B. No: 2019/8419, T. 28.06.2022
- AYM, Yusuf Fil [1. B.], B. No: 2019/39608, T. 08.02.2023
- AYM, Ramazan Kösem [1. B.], B. No: 2021/48766, T. 05.02.2025
- AYM, T.T. [1. B.], B. No: 2022/56987, T. 27.05.2025
- AYM, Uğur Özcan [1. B.], B. No: 2021/12137, T. 26.07.2022
- AYM, Selçuk Arslan [GK], B. No: 2020/19752, T. 06.02.2025
- AYM, Aydın Oğuz [2. B.], B. No: 2014/8872, T. 07.03.2018
- AYM, Yasemin Akgül [2. B.], B. No: 2014/2630, T. 27.10.2016
- AİHM, Faysal Pamuk/Türkiye, B. No: 430/13, T. 18.01.2022
- AİHM, Süleyman/Türkiye, T. 17.11.2020
Bilimsel Çalışmalar
- Halil İbrahim Doğan, Ceza Muhakemesinin Temel Bir İlkesi Olarak Delillerin Doğrudan Doğruyalığı
- İdris Doğan / Ahmet Bozdağ, Ceza Muhakemesinde İstinabe Uygulamasının Sanığın Duruşmada Hazır Bulunma Hakkı Bağlamında Değerlendirilmesi
- Sanığın Duruşmaya SEGBİS Aracılığıyla Katılması ve Esas Hakkında Mütalaa ile Son Söz Uygulaması
- Ceza Muhakemesinde Sanığın Yokluğunda Duruşma
- Teşhis İşleminin Hukuki Niteliği ve Teşhis Tutanaklarının Kovuşturma Evresindeki Fonksiyonu
- Ceza Muhakemesinde İstinabe ve SEGBİS Uygulaması
- Uğur Ersoy, Sanığın Duruşmada Hazır Bulunma Hakkından Feragat Etmesinin Mümkün Olup Olmadığı Sorununa SEGBİS Özelinden Bir Bakış
- Göktepe, Doğrudan Doğruyalık İlkesi Bağlamında Ceza Muhakemesi Hukukunda Delil Değerlendirmesi
- Ceza Muhakemesinde Şüpheli veya Sanığın Yakınlarının Tanıklıktan Çekinme Hakkı – Kapsamı, Koşulları ve Sonuçları Hakkında Bir Değerlendirme
- Rahime Erbaş / B. Ateş Sarıdağ, Ceza Muhakemesinde Duruşmanın Aleniyeti İlkesine Yeni Bir İstisna Olarak Kişisel Veriler
