CMK m. 103, soruşturma evresinde savcının tutuklamayı gereksiz görmesi halinde iki ayrı yol kurmaktadır: re’sen salıverme veya sulh ceza hâkimliğinden adli kontrol talepli serbest bırakma istemi. Yanlış yol seçimi, üç günlük karar penceresinin boşa harcanmasına, itiraz stratejisinin dağılmasına ve ölçülülük lehine doğmuş imkânın kaybolmasına yol açabilmektedir.
Bu içerik 03.06.2026 itibarıyla hazırlanmıştır.
Soruşturma dosyasında tutuklamanın ilk kurulduğu an ile bu tedbirin artık gereksiz veya ölçüsüz hâle geldiği an aynı hukuki düzlemde değerlendirilmemektedir. İlk eşikte kuvvetli suç şüphesi, tutuklama nedeni ve adli kontrolün yetersizliği tartışılır; sonraki eşikte ise soruşturmanın geldiği aşama, toplanan deliller, savcılık değerlendirmesinin yönü, adli kontrol ihtiyacının gerçekten sürüp sürmediği ve serbest bırakmanın hangi usulle gerçekleştirileceği öne çıkmaktadır. CMK m. 103, işte bu ikinci eşikte devreye girmekte; Cumhuriyet savcısına salt “tutukluluk sürsün mü sürmesin mi” sorusunu değil, “artık hangi makam ne tür bir serbest bırakma kararı kurmalıdır” sorusunu da yöneltmektedir.
Uygulamada en sık rastlanan sorun, m. 103’ün yalnız tahliye kolaylaştıran bir hüküm gibi okunmasıdır. Oysa söz konusu madde, soruşturma evresindeki yetki dağılımını yeniden düzenlemektedir. Savcı, tutuklama veya adli kontrolün gereksiz olduğu kanaatine varmışsa şüpheliyi re’sen serbest bırakabilmektedir; buna karşılık serbest bırakmanın adli kontrolle birlikte kurulması isteniyorsa sulh ceza hâkimliğinin kararı gerekmektedir. Bu ikili yapı, usul ekonomisi kadar kişi hürriyeti bakımından da belirleyicidir. Bir yandan gereksiz özgürlük kısıtlamasının sürmesi önlenmekte, diğer yandan tutuklama yerine geçecek daha hafif tedbirin hâkim denetimi altında kurulması sağlanmaktadır.
İşbu nedenle güçlü bir CMK m. 103 başvurusu, salt “müvekkilin tahliyesi gerekir” cümlesiyle kurulamaz. Savcının hangi nedenle artık tutukluluğu gereksiz gördüğü, adli kontrol isteniyorsa bunun neden ve nasıl talep edildiği, sulh ceza hâkimliğinin bu talebi hangi somut ölçütlerle değerlendirmesi gerektiği, ret kararına karşı hangi itiraz hattının işletileceği ve CMK m. 104 ile m. 105’in nerede devreye girdiği birlikte gösterilmelidir. Dosya pratiğinde ayrımı yapan nokta tam da buradadır.
CMK m. 103, soruşturma evresinde hangi yetki ayrımını kurmaktadır?
CMK m. 103, soruşturma evresinde tutuklamanın kaldırılması veya daha hafif bir koruma tedbiriyle ikame edilmesi bakımından ikili bir yapı öngörmektedir. Birinci yapı, Cumhuriyet savcısının adli kontrolün veya tutuklamanın artık gereksiz olduğu kanaatine varması halinde şüpheliyi re’sen serbest bırakmasıdır. İkinci yapı ise şüphelinin adli kontrol altına alınarak serbest bırakılmasını sulh ceza hâkiminden istemesidir. Bu ayrım, savcının kişi hürriyetini genişletme yönündeki doğrudan takdir alanı ile adli kontrol gibi özgürlüğü sınırlamaya devam eden bir tedbirin yargısal denetim altında kurulması arasındaki dengeyi kurmaktadır.
Söz konusu ayrımın merkezinde, koruma tedbirlerinin niteliği bulunmaktadır. Tutuklama, kişi hürriyetini en ağır biçimde sınırlayan geçici bir tedbir niteliğindedir; adli kontrol ise daha hafif olmakla birlikte yine temel haklara müdahale oluşturan müessese mahiyetindedir. Bu nedenle kanun koyucu, tutuklamanın tamamen kaldırılması ile tutuklama yerine daha hafif bir kısıtlama getirilmesini aynı usule bağlamamıştır. Şüpheli hiçbir tedbire bağlı olmaksızın serbest kalacaksa savcının re’sen yetkisi yeterli görülmektedir. Buna karşılık imza, yurt dışına çıkış yasağı, konutu terk etmeme veya güvence gibi yükümlülüklerden biri uygulanacaksa CMK m. 109 ve m. 110 çizgisinin zorunlu sonucu olarak hâkim kararı devreye girmektedir.
Anayasa m. 19 ile AİHS m. 5 birlikte okunduğunda bu tercihin tesadüf olmadığı görülmektedir. Kişiyi özgürlüğünden yoksun bırakan tutuklamanın sona erdirilmesi lehe bir müdahale olup; devletin bu lehe sonucu gereksiz biçimde geciktirmemesi beklenmektedir. Salıvermenin yeni bir kısıtlama paketiyle birlikte kurulması ise, her ne kadar tutuklamaya nazaran hafif olsa da bağımsız bir yargısal denetim ihtiyacı doğurmaktadır. Kanaatimizce m. 103’ün gerçek işlevi, savcının özgürlük lehine takdirini hızlı biçimde kullanabilmesini sağlarken adli kontrolün hâkim kararsız ve dosya dışı bir alışkanlık tedbirine dönüşmesini de engellemektir.
Hukuki sonuç: CMK m. 103, savcının re’sen salıverme yetkisi ile hâkim kararı gerektiren adli kontrolle tahliye yolunu birbirinden ayırmaktadır.
Pratik sonuç: Dilekçe yazılırken önce istenen netleştirilmelidir: bihakkın serbest bırakma mı, yoksa belirli bir adli kontrol tedbiriyle salıverme mi? Yanlış kurulan istem, doğru dosyada dahi ret veya gecikme riski yaratmaktadır.
Cumhuriyet savcısının re’sen salıverme yetkisi ile hâkimden adli kontrol talepli istem arasındaki fark nedir?
CMK m. 103 bakımından dosyanın yönünü değiştiren asıl ayrım burada ortaya çıkmaktadır. Savcı, tutuklamanın veya adli kontrolün artık gereksiz olduğu kanaatine varmışsa, şüpheliyi re’sen serbest bırakabilmektedir. Bu ihtimalde ortada yeni bir adli kontrol yükümlülüğü kurma iradesi bulunmamaktadır; dolayısıyla özgürlüğün tam iadesi savcılık işlemiyle gerçekleşebilmektedir. Savcı, tutuklama tedbirinin artık ağır kaldığını fakat soruşturma güvenliği bakımından daha hafif bir denetimin hâlen gerekli olduğunu düşünüyorsa, şüphelinin adli kontrol altına alınarak serbest bırakılmasını sulh ceza hâkimliğinden istemektedir. Hâkimin rolü burada yalnız onay makamı olmak değildir; önerilen adli kontrolün hukuki dayanağını, ölçülülüğünü ve dosyaya uygunluğunu denetlemektedir.
Uygulamadaki ilk tartışma, savcının salt bihakkın tahliye gerektiği kanaatinde olduğu hâlde sulh ceza hâkimliğine başvurup başvuramayacağı noktasında toplanmaktadır. Bir yaklaşım, m. 103/2 savcıya doğrudan salıverme yetkisi tanıdığı için artık tedbirsiz serbest bırakma düşünülüyorsa bu kararın savcılıkça verilmesi gerektiğini, hâkimden ayrıca karar istenmesinin kanuni mimariyle bağdaşmadığını kabul etmektedir. Dosyada hem tutukluluğun kaldırılması hem de uygun bir adli kontrolün tartışılması talep ediliyorsa m. 103/1 devreye girmekte ve hâkimlik incelemesi zorunlu hâle gelmektedir. Bu ayrım, teorik görünmekle birlikte dosya pratiğinde son derece somuttur; çünkü yanlış merciye yanlış içerikle taşınan talep, şüphelinin lehine doğmuş özgürlük imkânını günlerce askıda bırakabilmektedir.
İkinci tartışma, sulh ceza hâkimliğinin savcının adli kontrol talepli istemiyle ne ölçüde bağlı olduğu meselesidir. Hâkim, talebi olduğu gibi kabul etmek zorunda değildir; ancak talep edilen serbest bırakma yönünü görmezden gelerek dosyayı sanki ilk tutuklama incelemesi yapıyormuş gibi ele alması da kanuna uygun değildir. CMK m. 101, m. 103, m. 109 ve m. 110 birlikte okunduğunda, hâkimlik ya önerilen ya da uygun gördüğü adli kontrol tedbiriyle salıverme kararı kurmalı yahut tutuklama nedenlerinin gerçekten sürdüğünü somut olgularla gerekçelendirmelidir. Sadece “savcılık talebi yerinde görülmemiştir” demek yeterli değildir; neden tutuklamanın hâlen gerekli olduğu ve neden daha hafif tedbirlerin yetmeyeceği ayrıca açıklanmalıdır.
AYM’nin Hanefi Avcı ve Murat Narman kararlarında vurgulanan kişiselleştirilmiş gerekçe standardı, tam da bu eşikte önem kazanmaktadır. Savcılık artık tutuklamanın gereksiz veya ölçüsüz olduğunu düşünürken, hâkimliğin buna rağmen devam kararı vermesi halinde, gerekçenin önceki kararlara kıyasla daha yoğun kurulması gerekir. Anılan dosyalarda Mahkeme, kalıp gerekçelerin kişi hürriyeti denetimi bakımından yeterli olmadığını ortaya koymuştur. Kanaatimizce savcılık istemine rağmen devam kararı verilen dosyalarda gerekçe yükü daha da ağırlaşmaktadır; çünkü artık tutuklamayı başlatan makamın dahi yeni bir değerlendirmeye geçtiği bir aşamada, özgürlüğü sınırlamayı sürdüren kararın nedenleri daha açık görünmek zorundadır.
Usul riski: Savcının re’sen salıverme yetkisi kullanılabilecek bir dosyada, tedbirsiz tahliye isteminin hâkimlik önüne taşınması zaman kaybı yaratabilmektedir. Tersine, adli kontrol düşünülürken savcılığın tek başına işlem kurmaya kalkması da anayasal denetim sorunu doğurabilir.
Sulh ceza hâkimliği önünde inceleme nasıl yürür, üç günlük karar disiplini ve görüş alma yükü ne ifade eder?
CMK m. 103 uygulaması, CMK m. 105 ile birlikte okunmadığında eksik kalmaktadır. Zira salıverilme ve tutuklulukla ilgili istemin hangi sürede ve hangi usulle karara bağlanacağı, maddi haklılıktan bağımsız bir kalite kapısı oluşturmaktadır. Kanun, Cumhuriyet savcısının, şüphelinin, sanığın veya müdafiin istemi üzerine verilen bu tür kararlarda görüş alma ve kısa sürede karar verme disiplinini zorunlu kılmıştır. Üç günlük pencere, dosyayı uzun ara kararlar arasında kaybolmaktan koruyan bir güvence niteliğindedir; tutuklamanın doğası gereği geciken her gün, kişi hürriyetine ek yük bindirmektedir.
Bu disiplinin iki bileşeni bulunmaktadır. Birinci bileşen çelişmeli incelemedir. Şüpheli veya müdafi tarafından yapılan istemde savcılık görüşünün, savcılık talebi üzerine yürüyen süreçte de savunma tarafının beyanının görünmez bırakılmaması gerekir. Firas Aslan ve Hebat Aslan kararında AYM, tutukluluğa itiraz ve inceleme süreçlerinde silahların eşitliği ile çelişmeli yargılama ilkelerini kişi hürriyeti başlığı altında değerlendirmiştir. Kararın ortak mesajı şudur: özgürlüğe ilişkin inceleme, taraflardan yalnız birinin dosya üzerindeki sesiyle yürütülemez. Bu sebeple m. 103 taleplerinde dosya güvenliği, delil toplama durumu, sabit ikamet, sağlık, aile yükümlülükleri, iş ilişkisi ve adli kontrolün uygulanabilirliği açık beyanla dosyaya taşınmalıdır.
İkinci bileşen gerekçeli karar yüküdür. Şüpheli hakkında tutuklama kararının sürdürülmesine, kaldırılmasına veya adli kontrole çevrilmesine ilişkin kararların her biri somut olgularla kurulmalıdır. “Dosya kapsamı”, “suçun mahiyeti” yahut “mevcut delil durumu” gibi soyut ibareler, m. 103 bağlamında daha da yetersiz kalmaktadır; çünkü tartışma artık ilk tutuklama eşiğinde değil, tutuklamanın geri alınmasının veya hafifletilmesinin gündeme geldiği ilerlemiş bir aşamadadır. Savcılık talebinin nedeni, hangi delillerin toplandığı, kaçma şüphesini güçlendiren yahut zayıflatan yeni olgular, mağdur veya tanık üzerinde baskı riski ile önerilen adli kontrol seçeneğinin bu riski karşılayıp karşılamadığı ayrı ayrı gösterilmelidir.
Bir başka ifadeyle, üç gün içinde verilen kararın kısa olması mümkündür; fakat kısa kararın klişe olması kabul edilemez. Kuralın amacı sürati, yüzeyselliği değil. Dosya pratiğinde en isabetli yöntem, istem dilekçesine kronoloji tablosu, toplanan deliller listesi, kalan soruşturma işlemleri ve önerilen adli kontrol paketi eklemektir. Böylece hâkimlik, özgürlüğü lehine genişletecek kararın neden ve sınırlarını aynı dosyada görebilmektedir.
Şüpheli veya müdafi, CMK m. 103 istemini hangi belge ve olgularla kurmalıdır?
CMK m. 103 başvurularında maddi haklılık çoğu zaman usul tekniğinin gerisinde kalmaktadır. Şüpheli veya müdafi, “artık tutuklama gereksizdir” yahut “adli kontrol yeterlidir” cümlesini dosya üstünde görünür kılacak belge setini sunmadıkça, doğru hukuki fikir etkili bir karara dönüşmeyebilmektedir. İlk bakılacak alan, tutuklamayı kuran ve sürdüren belgeler ile soruşturmanın bugün geldiği noktayı gösteren belgeler arasındaki farktır. Başlangıçtaki tutuklama gerekçesi ile bugünkü dosya durumu aynı değildir; talep de bu değişimi göstermelidir.
Şüpheli lehine en işlevsel belge seti beş halkadan oluşmaktadır. Birinci halka, ilk tutuklama kararı ve sorgu tutanağıdır. Bu belgeler, başlangıçta hangi kaçma veya delil karartma riskinin esas alındığını görünür kılar. İkinci halka, sonraki tutukluluk inceleme kararları ve savcılık mütalaalarıdır. Burada aynı kalıp gerekçenin tekrarlanıp tekrarlanmadığı, savcılığın artık farklı düşünmeye başlayıp başlamadığı anlaşılmaktadır. Üçüncü halka, soruşturma işlemlerinin güncel durumudur: dijital materyal incelemesi tamamlandı mı, tanıklar dinlendi mi, bilirkişi raporu geldi mi, arama veya elkoyma tutanakları dosyada mı, telefon inceleme raporları çözüldü mü? Dördüncü halka, şüphelinin kişisel ve sosyal bağlarıdır: sabit ikametgâh, aile ilişkileri, iş kaydı, sağlık durumu, eğitim yükümlülüğü, pasaport teslimi veya yurt dışı yasağını kabul beyanı. Beşinci halka ise önerilen adli kontrol tedbirinin gerçekten uygulanabilir olduğunu gösteren planıdır.
Delil, yalnız suç şüphesini güçlendiren malzeme değildir; tutuklamanın artık gereksizleştiğini gösteren olgular da delildir. Örneğin ana dijital delillerin kolluk tarafından imajlanmış ve bilirkişiye gönderilmiş olması, delil karartma riskini önceki aşamaya göre zayıflatabilmektedir. Mağdur ve kilit tanıkların ayrıntılı ifadelerinin alınmış olması, baskı riskine ilişkin önceki varsayımı geriletebilmektedir. Şüphelinin çağrılar üzerine gelmiş olması, pasaportunu teslim etmiş bulunması, iş yerini ve yerleşim adresini değiştirmemesi de kaçma şüphesini azaltan somut göstergeler niteliğindedir. Kanaatimizce iyi bir m. 103 dilekçesi, “tutuklamanın gereksizleşmesi”ni soyut bir özgürlük talebi olarak değil, değişen dosya mimarisinin sonucu olarak göstermelidir.
| Belge | Neden gerekli | Hangi iddiayı destekler |
|---|---|---|
| İlk tutuklama kararı ve sorgu tutanağı | Başlangıçtaki tutuklama nedenini gösterir | Bugünkü dosya ile ilk gerekçe arasındaki farkı ortaya koyar |
| Tutukluluğun devamı kararları | Gerekçenin kişiselleştirilip kişiselleştirilmediğini test eder | Kalıp karar, eksik gerekçe ve ölçülülük ihlalini destekler |
| Soruşturma işlem çizelgesi | Hangi delilin toplandığını ve neyin kaldığını gösterir | Delil karartma riskinin zayıfladığını ispatlar |
| İkamet, iş, sağlık ve aile belgeleri | Kişisel bağların gücünü somutlaştırır | Kaçma şüphesinin artık zayıf olduğunu gösterir |
| Önerilen adli kontrol paketi | Hafif tedbirle aynı amaca ulaşılabileceğini görünür kılar | Tutuklamanın ölçüsüzleştiğini destekler |
| Savcılık görüşü ve savunma beyanı | Çelişmeli incelemenin kurulup kurulmadığını gösterir | Usul güvenceleri bakımından ihlal veya eksiklik iddiasını destekler |
Tablonun tamamını görmek için tabloyu sağa ve sola kaydırabilirsiniz.
Adli kontrol önerisinin genel değil, terzi işi kurulması da ayrıca önemlidir. Yalnız “adli kontrol uygulanabilir” demek yerine, hangi yükümlülüğün neden yeterli olduğu açıklanmalıdır. İmza yükümlülüğü, yurt dışına çıkış yasağı, konutu terk etmeme, belirli kişilerle görüşmeme veya güvence tedbiri her dosyada aynı işlevi görmemektedir. Delil toplama safhası neredeyse tamamlanmış, kaçma emaresi zayıf ve şüphelinin sosyal bağları kuvvetliyse imza ve yurt dışına çıkış yasağı çoğu kez yeterli olabilmektedir. Mağdurla temas riskinin sürdüğü bir dosyada ise iletişim veya yaklaşmama yasağı daha isabetli olabilir. Dosya stratejisi, özgürlüğü tamamen ya da kısmen geri getirecek çözümü somutlaştırdıkça güçlenmektedir.
Savcılık görüşü, itiraz ve üst merci denetiminde hangi anayasal ölçütler uygulanır?
CMK m. 103 isteminin reddi yahut tutukluluğun devamı yönünde kurulması halinde dosya, hemen itiraz ve anayasal denetim düzlemine taşınmaktadır. Bu noktada sorun yalnız kararın maddi olarak isabetli olup olmadığı değildir; savcılık görüşünün taraflara bildirilip bildirilmediği, savunmanın buna cevap verip veremediği, itiraz merciinin gerçekten bağımsız bir gerekçe üretip üretmediği de önem taşımaktadır. Firas Aslan ve Hebat Aslan kararı, tutukluluğa itiraz incelemelerinde silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin kişi hürriyeti boyutunu açık biçimde kurmuştur. Anılan karar, itiraz merciinin dosya üzerinde karar vermesinin tek başına sorun olmadığını; asıl meselenin, özgürlüğe ilişkin çekişmenin tek taraflı yürütülüp yürütülmediğinde düğümlendiğini göstermektedir.
Devran Duran çizgisi ise daha ince bir ayrım getirmektedir. Savcılık görüşünün her durumda otomatik ihlal yaratmadığı; özellikle başvurucunun cevap vermesini gerektiren yeni olgu veya değerlendirme bulunmuyorsa anayasal önem ve kişisel zarar testinin ayrıca incelendiği görülmektedir. Bu içtihat, savunmanın neyi neden tartıştığını daha disiplinli kurmasını gerektirmektedir. Yalnız “görüş tebliğ edilmedi” demek çoğu dosyada yeterli olmayabilir. Hangi savcılık değerlendirmesinin karara etki ettiği, bunun neden cevap gerektirdiği ve savunmanın neyi ileri süremediği görünür hale getirilmelidir.
İtiraz merciinin denetimi de şekli bir onay işlemine indirgenemez. Hanefi Avcı ve Murat Narman kararları, tutukluluğun devamına ilişkin denetimin kalıp ibarelerle yürütülmesini yeterli görmemektedir. Savcı artık serbest bırakma veya adli kontrole geçiş düşüncesine varmışsa, buna rağmen reddeden hâkimlik kararına karşı itirazı inceleyen merciin de yeni ve bağımsız bir değerlendirme yapması gerekir. Söz konusu merci, yalnız “kararda isabetsizlik yoktur” diyerek dosyayı kapatamaz; savcılık talebinin neden karşılanmadığını, tutuklama nedenlerinin hangi somut olgularla sürdüğünü, daha hafif tedbirlerin neden yetmeyeceğini açıkça göstermelidir.
CMK m. 104 ve m. 105 burada tamamlayıcı rol oynamaktadır. Şüpheli veya sanık, soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında salıverilmesini isteyebildiği için, m. 103 isteminin reddi dosyanın özgürlük lehine kapandığı anlamına gelmez. Ne var ki art arda aynı içerikte ve yeni olgu içermeyen başvurular, dosya stratejisini zayıflatabilir. Bu nedenle itiraz ile yeni salıverilme istemi arasındaki farkın korunması gerekir. İtiraz, mevcut kararın hukuka aykırılığını denetletir. Yeni salıverilme istemi ise geçen süre, toplanan yeni deliller, sağlık, aile veya iş durumundaki değişiklikler, savcılığın yeniden değerlendirmesi gibi yeni unsurlarla güç kazanır.
Dosya pratiğine etkisi: Savcılık görüşünün bildirilmemesi, tek başına her dosyada otomatik bozma gerekçesi değildir; ancak görüş yeni bir olgu veya serbest bırakma karşıtı özel değerlendirme içeriyorsa savunmanın buna cevap verememesi ciddi usul sorunu doğurabilir. Bu nedenle itiraz dilekçesi, usul eksikliğinin karar sonucuna nasıl etki ettiğini somutlaştırmalıdır.
AYM çizgisi ve doktrin, savcının tahliye inisiyatifi bakımından hangi sınırları çizmektedir?
AYM kararları ile ceza muhakemesi öğretisi birlikte okunduğunda üç ana eksen ortaya çıkmaktadır. Birinci eksen, tutuklamanın istisnai ve geçici karakteridir. Centel/Zafer, Özbek/Doğan/Bacaksız ve Yenisey/Nuhoğlu çizgisi; tutuklamanın cezalandırma aracı olarak yorumlanamayacağını, suç şüphesi ve tutuklama nedenleri zayıfladığında daha hafif tedbirlere yönelmenin kuralın doğal sonucu olduğunu vurgulamaktadır. Bu yaklaşım, m. 103’ün özgürlük lehine bir geçiş mekanizması olduğu fikrini desteklemektedir. İkinci eksen, adli kontrolün gerçek bir alternatif olup olmadığı tartışmasıdır. Özgüven ve Hacıoğlu, adli kontrolün ölçülülük ilkesine işlerlik kazandırdığını; uygulamada çoğu kez tutuklamanın otomatik eki gibi kurulduğunu da göstermektedir. Üçüncü eksen ise salıverilme istemlerinin inceleme usulüdür. Gülfem Pamuk ile Gülce Ecem Uçar, tahliye ve tutukluluk incelemelerinde savunmanın etkin katılımının salt biçim kuralı olmayıp özgürlük hakkının usul boyutu olduğunu ortaya koymaktadır.
AYM’nin bireysel başvuru kararlarında bu öğretisel çerçeve somut denetim ölçütüne dönüşmektedir. Hanefi Avcı, Murat Narman, Firas Aslan ve Hebat Aslan ile Mehmet Osman Kavala (2) kararlarında ortak olan nokta; tutukluluğun yalnız ilk karar anında değil, sonraki tüm denetimlerde yeniden gerekçelendirilmesi gerektiğidir. Savcının artık tutuklamayı gereksiz gördüğü yahut daha hafif tedbiri yeterli bulduğu dosyada, mahkemenin aksi yönde karar verebilmesi elbette mümkündür; ancak bu imkân, m. 103’ü etkisizleştirecek keyfî bir ret yetkisi anlamına gelmemektedir. Karşı yönde karar, daha yüksek gerekçe yoğunluğu gerektirir.
Doktrindeki asıl tartışma, hâkimin savcının adli kontrol talepli istemiyle ne ölçüde bağlı olduğu sorusunda toplanmaktadır. Bir görüş, hâkimin bağımsızlığı gereği talebi kabul veya red bakımından serbest olduğunu, CMK m. 103/1’in zorunlu kabul kuralı yaratmadığını savunmaktadır. Karşı görüş ise savcının soruşturma evresindeki ana makam olma sıfatı ile tutuklamanın kaldırılmasına yönelen iradesinin, özellikle adli kontrol paketiyle birlikte sunulmuşsa, yargısal değerlendirmede daha güçlü dikkate alınması gerektiğini ileri sürmektedir. Kanaatimizce baskın ve isabetli çözüm, hâkimin ret yetkisini kabul etmekle birlikte bu yetkinin soyutlaştırılmış biçimde kullanılamayacağını söylemektir. Hâkim, savcılık talebini reddedebilir; fakat bu reddin, ilk tutuklama kararından daha fakir değil daha zengin bir gerekçeye dayanması gerekir.
Aynı çerçeve salıverilme istemlerinin tekrarında da geçerlidir. CMK m. 104, şüpheli veya sanığa her aşamada istem hakkı tanırken, bu hakkın mekanik tekrarlarla aşındırılmasını teşvik etmemektedir. Şüphelinin yeni bir olgu, yeni bir delil durumu, sağlık verisi, sosyal bağ değişikliği yahut soruşturmanın ilerlemesi gibi olgularla yeniden başvurması beklenir. Şükrü Aydın kararındaki ayırım da burada önem taşımaktadır: süren tutukluluk için etkili yol tahliye ve itiraz; sona ermiş tutukluluk yahut artık farklı statüye geçmiş tutma bakımından ise tazminat ve ayrı denetim yollarıdır. Dosya stratejisi, bu iki hattı birbirine karıştırmadığında ikna gücü kazanmaktadır.
Doktrindeki baskın görünüm, m. 103’ün savcılığa sınırsız takdir değil, özgürlük lehine hızlı hareket alanı tanıdığı; adli kontrol ve ret kararlarında ise yargısal gerekçelendirme standardını yükselttiği yönündedir.
Yanlış uygulama örnekleri ve hak kaybı ihtimalleri nelerdir?
İlk yanlış uygulama, re’sen salıverme ile adli kontrol talepli başvurunun birbirine karıştırılmasıdır. Savcılık, artık hiçbir koruma tedbirine gerek kalmadığı kanaatinde olduğu halde dosyayı gereksiz yere hâkimlik kararına taşırsa, kişi özgürlüğü lehine doğmuş sonuç gecikmektedir. Tersine, adli kontrol önerisinin gerekli olduğu dosyada savcılığın hâkim kararı olmaksızın fiilen yükümlülük üretmeye çalışması da hukuki dayanaksızlık yaratmaktadır. Bu ayrım ihmal edildiğinde, özgürlük lehine açılan kapı usul hatası sebebiyle kapanabilmektedir.
İkinci yanlış uygulama, savcılık istemini otomatik kabul edilecek bir onay işlemi gibi görmektir. Böyle bir yaklaşım, sulh ceza hâkimliğinin anayasal fonksiyonunu zayıflatır. Ne var ki bunun tam tersi de aynı derecede sorunludur: savcılık serbest bırakma yönüne geçmişken, hâkimliğin önceki tutuklama klişelerini tekrar ederek istemi reddetmesi. Her iki uç da m. 103’ün kurduğu dengeyi bozmaktadır. Hâkimlik ne savcılığın uzantısıdır ne de savcılık değerlendirmesini hiç yokmuş gibi sayabilecek kapalı bir ada niteliğindedir.
Üçüncü yanlış uygulama, dilekçeyi yalnız soyut özgürlük vurgusuyla kurmaktır. “Tutuklama ölçüsüzdür”, “müvekkilin kaçma şüphesi yoktur” veya “adli kontrol yeterlidir” gibi çıplak cümleler, somut dosya verisine bağlanmadığında etkili olmamaktadır. Hangi delilin toplandığı, hangi tanığın dinlendiği, hangi bilirkişi raporunun geldiği, şüphelinin hangi kişisel bağları bulunduğu, hangi adli kontrol kombinasyonunun önerildiği açıkça gösterilmelidir. Dosya disiplini zayıf kaldığında maddi haklılık savunulamaz hâle gelmektedir.
Dördüncü yanlış uygulama, m. 103 ile m. 104 arasındaki fonksiyon farkını silmektir. M. 103, özellikle soruşturma evresinde savcılık merkezli serbest bırakma ve adli kontrole geçiş mimarisini düzenlemektedir. M. 104 ise salıverilme isteminin daha geniş başvuru rejimini kurmaktadır. Her iki madde birlikte çalışsa da aynı işlevi görmemektedir. Söz konusu fark gözden kaçırıldığında, yanlış merciye yanlış içerikle başvurulmakta; itirazın mı, yeni salıverilme isteminin mi yoksa savcılık değerlendirmesini tetikleyecek ek beyanın mı daha doğru olduğu ayırt edilememektedir.
Beşinci yanlış uygulama, savcılık görüşünün bildirilmeme veya görüşe cevap verememe sorununu otomatik başarı formülü sanmaktır. Devran Duran çizgisi, bu usul eksikliğinin neden önemli olduğunun ayrıca gösterilmesini aramaktadır. Bu nedenle savunmanın, hangi görüşe ne cevap vereceğini, bunun kararı neden etkileyebileceğini ve kişinin ne tür zarar gördüğünü somutlaştırması gerekir. Aksi halde usul itirazı, maddi sonuç üretmeyen biçimsel bir şikâyet olarak kalabilmektedir.
Hak kaybı ihtimali: Yanlış merci seçimi, savcının re’sen kullanabileceği yetkinin gereksiz yere yavaşlatılması, somutlaştırılmamış adli kontrol önerisi, bildirilmeyen görüşün etkisinin açıklanamaması ve aynı içerikli tekrarlı başvurular; özgürlük lehine güçlü dosyaların dahi reddine yol açabilmektedir.
Kontrol matrisi: hangi aşamada hangi soru, hangi merci ve hangi risk öne çıkar?
| Mesele | Dayanak | Merci | Dosyada kontrol edilecek nokta |
|---|---|---|---|
| Tedbirsiz serbest bırakma | CMK m. 103/2 | Cumhuriyet savcısı | Tutuklama veya adli kontrolün artık tamamen gereksiz olup olmadığı |
| Adli kontrolle serbest bırakma | CMK m. 103/1, 109, 110 | Sulh ceza hâkimliği | Hangi yükümlülüğün soruşturma güvenliğini koruyacağı |
| Karar süresi ve usul | CMK m. 105 | İstemi inceleyen hâkimlik veya mahkeme | Üç günlük karar disiplini ve taraf görüşlerinin alınıp alınmadığı |
| Ret kararına itiraz | CMK m. 104/2, 267 vd. | Yetkili itiraz mercii | Ret gerekçesinin somutlaştırılıp somutlaştırılmadığı |
| Süren tutuklulukta yeni başvuru | CMK m. 104 | Soruşturma veya kovuşturma merciileri | Yeni olgu, yeni delil durumu veya değişen kişisel koşulların varlığı |
| Sona ermiş tutukluluk veya farklı tutma statüsü | CMK m. 141-142 | Ağır ceza mahkemesi | Tahliye istemi ile tazminat yolunun karıştırılmaması |
Tablonun tamamını görmek için tabloyu sağa ve sola kaydırabilirsiniz.
Bu matrisin amacı, her dosyada aynı sonucu üretmek değildir. Amaç; hangi sorunun hangi aşamada sorulacağını berraklaştırmaktır. Savcılık değerlendirmesinin olumluya dönmesi, her durumda tedbirsiz tahliye anlamına gelmez; fakat bunun neden gelmediği de açıklanmalıdır. İtiraz hakkının açık olması, ret kararını tek başına meşrulaştırmaz; ancak doğru kurulmuş itiraz, özgürlük lehine kaybedilmiş zemini yeniden açabilir. Dosyayı güçlü kılan şey, bu katmanların birbirine karıştırılmamasıdır.
Sık Sorulan Sorular
Cumhuriyet savcısı, tutuklu şüpheliyi hâkim kararı olmadan serbest bırakabilir mi?
Evet. CMK m. 103/2 uyarınca savcı, soruşturma evresinde adli kontrolün veya tutuklamanın artık gereksiz olduğu kanaatine varırsa şüpheliyi re’sen serbest bırakabilir. Ancak serbest bırakma adli kontrol yükümlülüğüyle birlikte kurulacaksa hâkim kararı gerekir.
Savcı adli kontrolle salıverme istediğinde hâkim bu talebi reddedebilir mi?
Hâkim talebi değerlendirme yetkisine sahiptir; fakat ret kararı ancak tutuklama nedenlerinin neden sürdüğünü ve daha hafif tedbirlerin neden yetersiz kaldığını somut olgularla gösterirse hukuken savunulabilir. Soyut ret gerekçesi yeterli değildir.
CMK m. 103 ile CMK m. 104 arasındaki temel fark nedir?
CMK m. 103, soruşturma evresinde savcının serbest bırakma inisiyatifini ve adli kontrole geçiş tekniğini düzenler. CMK m. 104 ise şüpheli veya sanığın her aşamada salıverilmesini isteyebilmesine ilişkin genel başvuru rejimini kurar.
Üç günlük karar süresi geçerse istem kendiliğinden kabul edilmiş sayılır mı?
Hayır. Kanundaki kısa süre, hürriyete ilişkin incelemenin gecikmemesi için disiplin kuralıdır. Sürenin aşılması, dosyada ayrıca usul ve hak ihlali tartışması doğurabilir; fakat otomatik kabul sonucu üretmez.
Ret kararına karşı yeni salıverilme istemi ne zaman daha güçlü olur?
Yeni delil toplanmışsa, bilirkişi raporu gelmişse, tanıklar dinlenmişse, sağlık durumu değişmişse, savcılık değerlendirmesi yön değiştirmişse veya adli kontrolü destekleyen kişisel koşullar somutlaşmışsa yeni istem daha güçlü bir zemin kazanır.
Dosya BAM veya Yargıtay aşamasına geldiyse salıverilme istemi nereye yapılır?
CMK m. 104/3 uyarınca dosya bölge adliye mahkemesine veya Yargıtay’a gelmişse salıverilme istemi ilgili daire yahut Ceza Genel Kurulu tarafından dosya üzerinden incelenir. Bu aşamada merci seçimi ayrıca önem kazanır.
Uygulama Bakımından Yol Haritası ve Profesyonel Değerlendirme
CMK m. 103 dosyasında ilk yapılacak iş, istenen sonucu netleştirmektir. Amaç tutuklamanın tamamen kaldırılması ise savcılığın re’sen yetkisini kullanmasını gerektiren veri seti hazırlanmalıdır. Amaç, soruşturma güvenliğini koruyacak ölçüde daha hafif bir tedbire geçmek ise adli kontrol paketi gerekçesiyle birlikte kurulmalıdır. Ardından tutuklamayı başlatan karar, devam kararları, savcılık görüşleri, kalan soruşturma işlemleri ve kişisel bağlar aynı kronolojiye bağlanmalıdır. Dosya bu hazırlığı yapmadan hâkimlik önüne taşındığında, m. 103 özgürlük lehine açtığı alanı kâğıt üzerinde bırakabilmektedir.
İkinci adım, itiraz ve yeni başvuru stratejisini önceden düşünmektir. Ret halinde hangi gerekçeye hangi gün içinde cevap verileceği, savcılık görüşü bildirilmezse bunun neden sonucu etkilediğinin nasıl gösterileceği, yeni olgu oluştuğunda m. 104 hattının nasıl işletileceği baştan planlanmalıdır. Üçüncü adım, adli kontrol önerisinin gerçekçi kurulmasıdır. Dosyayla ilgisiz, uygulanması imkânsız veya soyut yükümlülük önerileri mahkemeyi ikna etmez. Dördüncü adım ise tutukluluk hâlen sürüyorsa özgürlük eksenli; tutma sona ermişse veya farklı statüye geçmişse tazminat ve diğer giderim yolları eksenli ayrı bir plan kurmaktır.
Bu mesele bakımından mahkemenin elinde net bir ölçüt vardır; ancak pratikte aynı ölçüt farklı dosyalarda farklı yönlere savrulabilmektedir. İşte bu sebeple iyi hazırlanmış bir m. 103 dosyası, yalnız hukuki iddia değil dosya mimarisi taşımaktadır. Savcının neden yön değiştirdiği, hâkimin neden ikna olması gerektiği, savunmanın hangi usul güvencelerine dayandığı ve özgürlüğü sınırlayan daha hafif tedbirin ne olduğu tek bakışta görülmelidir. Böyle bir kurgu kurulduğunda m. 103, soyut bir kanun maddesi olmaktan çıkar; kişi hürriyeti lehine etkili bir soruşturma aracı hâline gelir.
Ceza muhakemesinde tahliye ve adli kontrol kararlarının dosya bazlı değerlendirilmesi
Tutuklamanın kaldırılması, adli kontrolle serbest bırakma, ret kararına itiraz ve yeni salıverilme istemleri kısa süre içinde birlikte düşünülmelidir. Karar gerekçesi, delil kronolojisi, savcılık görüşü ve uygulanabilir adli kontrol seçenekleri aynı dosyada toplanmadan atılacak adımlar hak kaybı doğurabilir.
Ceza muhakemesi dosyanızda tutuklamanın kaldırılması, adli kontrolle serbest bırakma, itiraz veya bireysel başvuru ihtimali bulunuyorsa iletişim sayfası üzerinden ön değerlendirme talebi iletebilirsiniz.
Kaynakça ve Atıf Listesi
Resmi Kaynaklar
- Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, özellikle m. 13, 19, 36 ve 40.
- 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu, özellikle m. 101, 103, 104, 105, 108, 109, 110 ve 267-271.
- 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun, tutma statüsü ve sağlık boyutu bakımından ilgili hükümler.
- 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun, bireysel başvuru hükümleri.
- Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, özellikle m. 5 ve m. 6.
- Anayasa Mahkemesi, Kişi Özgürlüğü ve Güvenliğine Dair Emsal Kararlar.
Mahkeme Kararları
- AYM, Murat Narman, B. No: 2012/1137, T. 02.07.2013.
- AYM, Hanefi Avcı, B. No: 2013/2814, T. 18.06.2014.
- AYM, Firas Aslan ve Hebat Aslan, B. No: 2012/1158, T. 21.11.2013.
- AYM, Devran Duran [GK], B. No: 2014/10405, T. 25.05.2017.
- AYM, Ramazan Aras, B. No: 2012/239, T. 02.07.2013.
- AYM, Hamit Kaya, B. No: 2012/338, T. 02.07.2013.
- AYM, Şükrü Aydın, B. No: 2015/10260, T. 11.12.2018.
- AYM, Mehmet Osman Kavala (2) [GK], B. No: 2020/13893, T. 29.12.2020.
- AYM, E. 2021/79, T. 30.12.2021, kovuşturma aşamasında verilen tahliye kararlarına itiraz imkânına ilişkin norm denetimi kararı.
Bilimsel Çalışmalar (Doktrin)
- Gülfem Pamuk, “Ceza Muhakemesi Hukukunda Tutuklunun Salıverilme Talebinin İncelenme Usulü”, MÜHF-HAD, C. 17, S. 1-2, 2011.
- Gülce Ecem Uçar, “Tutukluluğun Resen İncelenmesi ve Tutukluluğa Karşı Yargısal Başvuru”, Ankara Barosu Dergisi, C. 80, S. 3, 2022.
- Recep Doğan, “AİHM Kararları Işığında Tutuklama Tedbirinin Hukuka Uygunluğunun Denetimi”, TBB Dergisi, S. 155, 2021.
- Mehmet Reşat Koparan, “Bir Koruma Tedbiri Olarak Tutuklama”, TBB Dergisi, S. 65, 2006.
- A. Duygu Özgüven, “Ceza Muhakemesi Kanunu Çerçevesinde Adli Kontrol”, TBB Dergisi, S. 81, 2009.
- B. Caner Hacıoğlu, “5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda Tutuklama Koruma Tedbirine Seçenek Olarak Düzenlenen Adli Kontrol Koruma Tedbiri Üzerine Bir İnceleme”.
- Volkan Aslan, “Soruşturma Dosyasına Erişimin Kısıtlanmasının Kişi Hürriyeti ve Güvenliği Hakkına Etkisi”, SDÜHFD, C. 15, S. 2, 2025.
- İbrahim Bulut, “Adli Kontrol Tedbiri Olarak Güvence”, doktrinsel inceleme.
- Nur Centel ve Hamide Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, ilgili baskılar.
- Veli Özer Özbek, Koray Doğan ve Pınar Bacaksız, Ceza Muhakemesi Hukuku, ilgili baskılar.
- Feridun Yenisey ve Ayşe Nuhoğlu, Ceza Muhakemesi Hukuku, ilgili baskılar.
