CMK m. 108 Çerçevesinde Tutukluluğun İncelenmesi: Otuz Günlük Denetim, Gerekçe ve İtiraz Stratejisi

Tutukluluğun incelenmesi için sisli orman silüeti
Kısaca

CMK m. 108, soruşturma evresinde tutukluluğun en geç otuzar günlük periyotlarla sulh ceza hâkimi tarafından incelenmesini; kovuşturmada ise mahkemenin her oturumda veya gerektiğinde re’sen denetim yapmasını öngörmektedir. Şüpheli veya müdafii dinlenmeden, m. 105 istemi resen incelemeye ertelenerek yahut kalıp gerekçeyle verilen kararlar; itiraz, bireysel başvuru ve tazminat riskini aynı dosyada büyütebilmektedir.

Bu içerik 03.06.2026 itibarıyla hazırlanmıştır.

Tutuklama kararının verildiği ilk an ile bu tedbirin belirli aralıklarla denetlendiği sonraki aşama, aynı hukuk tekniği içinde görünse de aynı muhakeme eşiğinde durmamaktadır. İlk kararda kuvvetli suç şüphesi, tutuklama nedeni ve adli kontrolün neden yetersiz kaldığı tartışılır. İzleyen aşamada ise dosyanın geçen zaman içinde ne ölçüde değiştiği, hangi delillerin toplandığı, kaçma veya delil karartma şüphesinin canlılığını koruyup korumadığı, tutukluluğun artık soruşturma veya kovuşturma hedefi bakımından gerçekten gerekli olup olmadığı ve daha hafif bir tedbirin aynı amacı karşılayıp karşılayamayacağı öne çıkmaktadır. CMK m. 108, işte bu ikinci denetim katmanını kurmakta; kişi hürriyeti ve güvenliği hakkını, ilk tutuklama anında verilmiş gerekçelerin otomatik tekrarıyla aşınmaktan korumaktadır.

Uygulamada en sık karşılaşılan hata, m. 108’in yalnız takvime bağlanmış bir kontrol yükümlülüğü gibi okunmasıdır. Oysa söz konusu hüküm, sadece “otuz gün doldu mu?” sorusuna cevap vermez. Hüküm aynı zamanda hangi merciin hangi evrede devreye gireceğini, soruşturma dosyasında şüpheli veya müdafiin ne suretle dinleneceğini, resen inceleme ile istem üzerine inceleme arasındaki sınırı, kovuşturmada oturum dışı karar alanını, CMK m. 105’teki tahliye usulüyle ilişkiyi ve itiraz hattının hangi somut eksiklikler üzerine kurulacağını belirlemektedir. Bu sebeple m. 108 analizinde salt metin tekrarı yetmez; normatif sistem, AYM ve AİHM içtihadı ile dosya pratiği birlikte okunmalıdır.

Dosya pratiğinde ayırıcı nokta tam da buradadır. Güçlü bir m. 108 itirazı yahut denetim başvurusu, yalnız “tutukluluk devam etmemelidir” cümlesiyle kurulamaz. Hangi otuz günlük dilimde hangi delilin toplandığı, önceki karar ile yeni karar arasında neyin değişmediği veya aslında değiştiği, Cumhuriyet savcılığının son isteminin ne yönde olduğu, şüpheli veya müdafii dinlenmişse bunun neyi karşıladığı, dinlenmemişse bu eksikliğin somut savunma imkânını nasıl zayıflattığı ve adli kontrolün neden artık yeterli görülebileceği birlikte gösterilmelidir. Kanaatimizce m. 108 bakımından etkili savunma, soyut özgürlük vurgusuyla değil; aralıklı inceleme rejiminin kendi usul mantığını dosyaya taşıyan ayrıntılı bir dilekçe mimarisiyle mümkün hâle gelmektedir.

CMK m. 108’in normatif çerçevesi hangi yetki ve zaman ayrımını kurmaktadır?

CMK m. 108, soruşturma ve kovuşturma evreleri arasında bilinçli bir ayrım yapmaktadır. Birinci fıkraya göre soruşturma evresinde, şüphelinin tutukevinde bulunduğu süre içinde ve en geç otuzar günlük süreler itibarıyla, tutukluluk hâlinin devamının gerekip gerekmediği hususunda Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hâkimi karar vermektedir. Aynı fıkrada, 11.04.2013 tarihli 6459 sayılı Kanun değişikliği sonrasında “şüpheli veya müdafii dinlenilmek suretiyle” ibaresinin eklenmiş olması tesadüf değildir. Kanun koyucu, soruşturma evresindeki periyodik denetimin dosya üzerinden ve tek taraflı bir teknik kontrole indirgenmesini istememiş; kişi hürriyeti bakımından asgari bir çekişmeli inceleme alanı yaratmıştır.

İkinci fıkra, bu incelemenin yalnız savcılık talebiyle sınırlı olmadığını; şüpheli tarafından da aynı süre içinde istenebileceğini açıkça kabul etmektedir. Böylece m. 108, salt iddia makamının takvimsel sorumluluğu değil, özgürlüğünden yoksun bırakılan kişinin ayrıca harekete geçirebileceği bir denetim kanalı da kurmaktadır. Üçüncü fıkra ise tutukevinde bulunan sanığın tutukluluk hâlinin devamının gerekip gerekmediğine hâkim veya mahkemenin her oturumda, koşullar gerektirdiğinde oturumlar arasında yahut birinci fıkrada öngörülen süre içinde de re’sen karar vereceğini söylemektedir. Bu yapı, soruşturmada savcılık istemi ve sulh ceza hâkimliği merkezli; kovuşturmada ise mahkeme merkezli bir denetim mimarisi yaratmaktadır.

Söz konusu mimari, CMK m. 100, 101, 102, 105, 109 ve 110 ile birlikte okunduğunda anlam kazanmaktadır. M. 100 ve 101 tutuklamanın başlangıç eşiğini ve gerekçe zorunluluğunu kurarken, m. 102 azami süre tartışmasını, m. 105 tahliye ve adli kontrol isteminin kısa sürede karara bağlanması usulünü, m. 109 ve 110 ise adli kontrolün alternatif tedbir olarak nasıl işleyeceğini düzenlemektedir. M. 108, bu normlar arasında devinim sağlayan ara düğüm niteliğindedir. İlk tutuklama kararını üreten gerekçe ile otuz gün sonra sürdürülen tutuklama gerekçesi aynı olamaz; aynı kalıyorsa bunun neden aynı kaldığı ayrıca açıklanmak zorundadır.

Öğretide Centel/Zafer ile Yenisey/Nuhoğlu çizgisi, m. 108’in yalnız süre maddesi gibi okunamayacağını; denetimin asıl amacının özgürlüğe müdahalenin kendiliğinden uzamasını önlemek olduğunu vurgulamaktadır. Özbek/Doğan/Bacaksız ile Ünver/Hakeri de tutukluluk incelemesinin, ilk tutuklama gerekçesini basitçe kopyalayan bir ara karar alanına dönüşmesi halinde hükmün koruyucu işlevini kaybedeceğini belirtmektedir. Kanaatimizce baskın ve isabetli yaklaşım budur. Çünkü m. 108, tutuklamanın “bir kez kurulduktan sonra olağan seyirde devam ettiği” yönündeki fiilî alışkanlığı kırmak için vardır; bu hükmü salt ajanda takibi gibi okumak, kanunun özgürlük lehine çekirdeğini görünmez kılmaktadır.

Hukuki sonuç: CMK m. 108, soruşturmada savcılık istemi üzerine sulh ceza hâkimi tarafından yürütülen otuz günlük denetim ile kovuşturmada mahkemenin re’sen denetimi arasında bilinçli bir görev ve usul ayrımı kurmaktadır.

Pratik sonuç: Müdafi, dilekçesinde önce evreyi netleştirmelidir. Soruşturma dosyasında “dinlenilme” talebi ile savcılık isteminin içeriği öne çıkar; kovuşturmada ise oturum içi ve oturum dışı kararın gerekçe standardı ile itiraz mantığı öne geçmektedir.

Soruşturma ile kovuşturma evresinde tutukluluğun incelenmesi aynı usulle mi yürütülür?

İlk bakışta m. 108 tek başlık altında toplandığı için, soruşturma ve kovuşturma evrelerinde aynı usulün uygulandığı düşünülebilmektedir. Oysa kanun lafzı ve AYM uygulaması bunun tersini göstermektedir. Soruşturma evresinde sulh ceza hâkiminin savcılık istemi üzerine verdiği otuz günlük karar, 6459 değişikliği sonrasında şüpheli veya müdafi dinlenilmek suretiyle kurulmalıdır. Bu ibare, soruşturma safhasında özgürlüğün iddia makamı ve hâkimlik arasında sessiz bir yazışmayla sınırlandırılmasını önleyen asgari güvence niteliğindedir. Ne var ki bu güvence, her durumda mutlaka klasik duruşma açılması gerektiği anlamına gelmemektedir; dinlenilmenin yöntemi, dosyanın niteliği, SEGBİS imkânı ve savunmanın fiilen söz alıp alamadığı birlikte değerlendirilmelidir.

AYM’nin B. No: 2013/2653, T. 18.11.2015 tarihli kararında, soruşturma evresindeki m. 108 incelemelerinde SEGBİS imkânının sağlanması ve şüphelinin kendi iradesiyle beyanda bulunup bulunmadığı tartışılmış; Mahkeme, biçimsel olarak bağlantı kurulmuş olmasının tek başına yeterli olmadığına değil, somut savunma imkânının gerçekten sağlanıp sağlanmadığına odaklanmıştır. Bu karar, “dinlenilme” güvencesinin teknik araçla ikame edilebileceğini, fakat savunmanın salt kâğıt üzerinde var sayılmasının yeterli görülmeyeceğini göstermektedir. Bir başka ifadeyle mesele SEGBİS’in varlığı değil, savunma alanının gerçekliği meselesidir.

Kovuşturma evresinde ise üçüncü fıkra farklı bir mantık kurmaktadır. AYM’nin B. No: 2013/6160, T. 02.12.2015 tarihli kararı, kovuşturma aşamasında m. 108/3’ün birinci fıkraya yaptığı gönderme esasen süre boyutuna ilişkindir; soruşturmaya özgü dinlenilme modelinin bire bir taşındığının kabul edilmediğini göstermektedir. Bununla beraber bu sonuç, kovuşturmada mahkemenin dilediği gibi kalıp karar verebileceği anlamına gelmez. Duruşma gününde yahut oturumlar arasında verilen devam kararları, savunmanın dosyaya sunduğu değişen olguları ve adli kontrol alternatiflerini somut biçimde karşılamalıdır. Kovuşturma evresinde duruşmalı yargılama zemini zaten mevcut olduğundan, gerekçe yükü daha hafiflemez; aksine çoğu dosyada daha görünür hâle gelmektedir.

Bu ayrımın dosya pratiğindeki en önemli sonucu, müdafiin dilekçe tekniğini evreye göre uyarlama zorunluluğudur. Soruşturmada savcılık isteminin içeriği, SEGBİS bağlantısının kalitesi, müdafiin dinlenme talebi ve dosya erişimi öne çıkar. Kovuşturmada ise hangi oturumda ne söylendiği, mahkemenin bunu neden yetersiz bulduğu, oturum arası karar verildiyse bunun niçin gerekli görüldüğü ve kararın neden bir sonraki oturuma kadar beklenmediği soruları belirleyici olur. Kanaatimizce m. 108 uygulamasında önemli hak kayıplarının bir bölümü, bu iki evrenin aynı dilekçeyle ve aynı jargonla yürütülmesinden kaynaklanmaktadır.

Usul riski: Soruşturma evresinde “şüpheli veya müdafii dinlenilmek suretiyle” güvencesi hiç tartışılmadan verilen karar ile kovuşturmada duruşma gününe çok yakın bir aralıkta oturum dışı ve kalıp gerekçeli verilen karar aynı sebeple değil, farklı sebeplerle sakatlanmaktadır. İtiraz dilekçesi bu farkı görünür kılmalıdır.

Otuz günlük periyot, istem üzerine inceleme ve CMK m. 105 usulü birbirinin yerine geçer mi?

CMK m. 108 ile m. 105 arasındaki sınır çizgisi, tutukluluk dosyalarında en sık karıştırılan alanlardan biridir. M. 108 periyodik ve re’sen bir denetim rejimi kurarken, m. 105 103 ve 104. maddeler uyarınca yapılan tahliye veya adli kontrol istemlerinin hangi usulle ve hangi süre içinde karara bağlanacağını düzenlemektedir. Bu itibarla otuz günlük resen incelemenin yaklaşmış olması, m. 104 tabanlı salıverilme isteminin m. 105 çerçevesinde ayrıca incelenmesi yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. Mahkemenin yahut hâkimliğin “zaten yakın tarihte m. 108 incelemesi yapılacaktır” gerekçesiyle özel başvuruyu fiilen askıya alması, iki ayrı kanuni müessesenin birbirine karıştırılması anlamına gelir.

Bu ayrımın normatif temeli açıktır. M. 108, tutuklamanın kanundan doğan kendiliğinden denetim yüküdür. M. 105 ise kişi veya savcılık tarafından tetiklenen özel isteme ilişkin kısa süreli karar penceresidir. M. 105’te üç günlük temel süre, bazı örgüt faaliyeti çerçevesindeki suçlarda yedi güne çıkabilse de; bu süre rejimi, özgürlüğe ilişkin somut bir başvurunun süratle karara bağlanmasını temin etmektedir. Otuz günlük m. 108 incelemesi ise bu başvurudan bağımsız olarak, tutukluluğun belirli aralıklarla denetlenmesini zorunlu kılar. Bu nedenle iki kurum aynı amaca temas etse de aynı işlevi görmez.

AYM içtihadında ve öğretide görülen ortak çizgi, düzenli inceleme ile isteme bağlı denetim kanallarının birbirine karşı kullanılamayacağı yönündedir. Müdafi, m. 105 talebini resen m. 108 incelemesine havale eden kararlarda özellikle şu soruyu sormalıdır: Özel isteme dayanak yapılan yeni olgu, sağlık raporu, tahliye sonrası denetlenebilirlik planı yahut adli kontrol önerisi neden hemen değil de sonraki periyodik kontrolde ele alınacaktır? Bu soruya karar metninde somut cevap verilmiyorsa, otuz günlük takvim idaresi özgürlük güvencesini genişletmek yerine daraltan bir formalizme dönüşmektedir.

Uygulamada isabetli yöntem, m. 104 ve m. 105 üzerinden yapılan tahliye istemini m. 108 başvurusundan ayrı bir başlıkla kurmaktır. Dilekçede, “bu başvuru periyodik inceleme yükümlülüğünden bağımsız özel tahliye ve adli kontrol istemidir” notunun açıkça yazılması; başvurunun teslim tarihi, ekleri ve aciliyet sebebiyle birlikte kayda geçirilmesi önem taşımaktadır. Böylece daha sonra kurulacak itiraz hattında, özel istemin periyodik incelemeye fiilen yedirildiği ve bunun kanuni yapı ile bağdaşmadığı somut biçimde gösterilebilir. Kanaatimizce m. 108’in koruyucu işlevi, m. 105’in yerine ikame edildiği anda zayıflamaktadır; savunma bunu baştan bertaraf etmelidir.

Kalıp gerekçe, ölçülülük ve adli kontrol alternatifi bakımından hangi anayasal ölçütler uygulanmaktadır?

Tutukluluğun incelenmesi başlıklı her karar, gerçekte ölçülülük testinin yenilenmesidir. AYM’nin Murat Narman, Hanefi Avcı ve Mehmet Osman Kavala (2) kararları, özgürlükten yoksun bırakmanın ilk kararla meşrulaştırılmış olmasının sonraki denetimlerde otomatik sonuç yaratmadığını açık biçimde göstermektedir. Mahkeme, devam kararlarında yalnız suç vasfı, katalog suç yapısı yahut beklenen ceza miktarı gibi soyut unsurların tekrarını yeterli görmemekte; değişen olgular karşısında güncel ve kişiselleştirilmiş gerekçe beklemektedir. Söz konusu standart, m. 108 kararlarında özellikle belirgindir; çünkü burada tartışma ilk tutuklamanın kurulup kurulmadığından çok, tutukluluğun sürdürülmesinin hâlen gerekli olup olmadığında düğümlenmektedir.

AYM’nin B. No: 2016/72230, T. 17.07.2019 tarihli kararında yer alan tekrar eden kalıp gerekçe örnekleri, m. 108 kararlarının hangi sebeple zayıfladığını görünür kılmaktadır. “Mevcut delil durumu”, “kaçma şüphesi”, “adli kontrolün yetersizliği” ve “yeni delil bulunmaması” kalıpları, kendi başına boş değildir; ancak bunların her biri dosyadaki somut gelişmelerle bağ kurulmadığında anayasal ağırlığını kaybetmektedir. Delillerin önemli bölümü toplanmışsa hangi delillerin henüz toplanmadığı; kaçma şüphesinin sürdüğü söyleniyorsa bunu gösteren güncel emarenin ne olduğu; adli kontrol yetersiz görülüyorsa hangi yükümlülüğün neden yetmeyeceği ayrıca gösterilmelidir.

Öğretide Şahin/Göktürk ile Özbek/Doğan/Bacaksız, tutukluluğun incelenmesinde adli kontrol seçeneğinin görünmez bırakılmasını ciddi bir ölçülülük kusuru olarak değerlendirmektedir. Çünkü tutuklama, aynı amaca daha hafif bir müdahaleyle ulaşılamadığı noktada meşru kalmaktadır. M. 108 incelemesinde adli kontrol tartışması hiç yapılmamışsa yahut yalnız bir cümleyle “yetersizdir” denilmişse, kararda ölçülülük testinin yapıldığı söylenemez. Kanaatimizce müdafiin en güçlü araçlarından biri, her periyodik inceleme öncesinde yeniden çalışılmış bir adli kontrol paketi sunmaktır. İmza yükümlülüğü, yurt dışı yasağı, konutu terk etmeme, belirli kişilerle temas yasağı, güvence veya elektronik izleme; dosyanın risk başlığına göre seçilmediği müddetçe mahkemeye gerçek bir alternatif göstermemektedir.

AİHM çizgisi de aynı noktaya işaret etmektedir. Kocamış and Kurt v. Turkey kararında Mahkeme, tutukluluğun yargısal denetiminde kişinin bizzat veya etkili temsil yoluyla dinlenebilmesinin, özgürlük prosedürünün temel güvencelerinden biri olduğunu vurgulamıştır. Yılmaz Aydemir v. Türkiye kararı ise, savcılık mütalaasının savunmaya açılmaması halinde silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkesinin zedelendiğini göstermektedir. Bu kararlar m. 108 bakımından şu sonucu doğurur: tutukluluğun devamı kararı, yalnız maddi gerekçe bakımından değil, o gerekçenin nasıl üretildiği ve savunmanın buna ne ölçüde katıldığı bakımından da denetlenir.

Dosya pratiğine etkisi: M. 108 kararında kalıp gerekçe ile adli kontrolün neden yetersiz kaldığı gösterilmemişse, itiraz dilekçesi “gerekçe eksikliği” başlığı altında yalnız soyut anayasal şikâyet kurmamalı; dosyada toplanmış deliller, kalan işlemler ve önerilen denetim tedbirleri üzerinden ölçülülük testinin neden başarısız kaldığını satır satır göstermelidir.

Tutukluluğun incelenmesi aşamasında hangi belge, veri ve açıklamalar dosyayı gerçekten değiştirir?

CMK m. 108 incelemesinde en sık yapılan savunma hatası, ilk tutuklama itirazında kullanılan metni küçük değişikliklerle yeniden sunmaktır. Oysa periyodik inceleme, yeni bir zaman kesitini denetler. Bu nedenle müdafinin sunacağı malzeme de dosyanın geçen süre içinde nasıl değiştiğini göstermelidir. Başlangıçta önemli olan bir delil, otuz gün sonra toplanmış olabilir. Delil karartma riski başta ağır görünürken, tanıkların dinlenmesi yahut dijital materyalin imajlanması sonrasında ciddi ölçüde zayıflamış olabilir. Sağlık raporu, aile bağları, eğitim veya iş ilişkisi, sabit ikamet, pasaport teslimi, elektronik cihaz incelemesinin tamamlanması, bilirkişi raporunun gelmesi ve mağdur beyanının alınmış olması; tutukluluğun sürmesi için kullanılan önceki gerekçelerin güncelliğini doğrudan etkiler.

Dosyada ilk bakılacak set, önceki tutuklama ve devam kararlarıdır. Müdafi, son üç yahut dört kararın gerekçe cümlelerini yan yana koyduğunda hiçbir değişiklik görünmüyorsa, bu tekrarın kendisi dahi anayasal bir argüman üretmektedir. İkinci set, soruşturma veya kovuşturma işlem çizelgesidir. Hangi arama ne zaman yapıldı, hangi tanık hangi tarihte dinlendi, bilirkişi raporu ulaştı mı, HTS veya dijital çözümleme tamamlandı mı, mağdur ifadesi alındı mı, keşif yapıldı mı? Üçüncü set, şüpheli veya sanığın kişisel denetlenebilirliğine ilişkindir: adres kayıt belgeleri, iş yeri yazıları, öğrenci belgesi, sağlık raporu, çocuk veya bakım yükümlülüğüne dair belgeler, pasaport teslim beyanı ve önerilen adli kontrol planı bu başlıkta yer alır.

Delil yalnız suç şüphesini güçlendiren malzeme değildir; tutukluluğun gereksizleştiğini gösteren gelişmeler de delildir. Bu nedenle m. 108 incelemesinde savunmanın “negatif delil” diyebileceğimiz malzemeyi görünür kılması gerekir. Tanıklar dinlenmişse bu, baskı riskinin zayıfladığını; bilirkişi raporu gelmişse delil karartma ihtimalinin daraldığını; sabit ikamet ve iş ilişkisi sürüyorsa kaçma şüphesinin önceki yoğunlukta olmadığını gösterir. Kanaatimizce iyi bir m. 108 dosyası, özgürlük lehine sonucu salt hukuki yorumla değil; değişen olgu haritasıyla zorlar.

Belge veya veri Neden gereklidir Hangi iddiayı destekler
Önceki tutuklama ve devam kararları Gerekçenin tekrara düşüp düşmediğini gösterir Kalıp gerekçe ve güncellik eksikliği
Soruşturma veya kovuşturma işlem çizelgesi Toplanan ve kalan delilleri somutlaştırır Delil karartma riskinin zayıflaması
İkamet, iş, eğitim ve aile bağını gösteren kayıtlar Kaçma şüphesini kişiselleştirilmiş verilerle test eder Denetlenebilirlik ve sabit bağ
Sağlık raporu ve bakım yükümlülüğü belgeleri Ölçülülük denetimine insani veri ekler Tutuklamanın ağırlaşan sonucu
Önerilen adli kontrol planı Mahkemeye uygulanabilir alternatif gösterir Daha hafif tedbirle aynı amaca ulaşılabileceği
Savcılık istemi ve son mütalaa İncelemenin tek taraflı mı yürüdüğünü gösterir Çelişmeli inceleme ve görüşe cevap hakkı

Tablonun tamamını görmek için tabloyu sağa ve sola kaydırabilirsiniz.

Adli kontrol planının genel değil, dosyaya özgü kurulması ayrıca önem taşımaktadır. Örneğin delil toplama büyük ölçüde tamamlanmış, kaçma emaresi zayıf ve şüphelinin sabit bağları güçlü ise imza yükümlülüğü ile yurt dışına çıkış yasağı çoğu dosyada yeterli olabilmektedir. Mağdurla temas riski yahut tanık baskısı iddiası sürüyorsa belirli kişilerle görüşmeme veya yaklaşmama tedbiri öne çıkarılabilir. Konutu terk etmeme gibi ağır bir adli kontrol ise bazı dosyalarda fiilen tutukluluğa yaklaşan sonuç doğurduğu için, müdafi bu seçeneği de eleştirel mesafeyle değerlendirmelidir. Dosya stratejisini güçlendiren şey, “adli kontrol de olabilir” demek değil; hangi yükümlülüğün neden yeterli olacağını somutlaştırmaktır.

Savcılık görüşü, itiraz ve AYM-AİHM denetimi hangi sınırları çizmektedir?

CMK m. 108 kararlarının büyük bölümü, ilk derece denetiminden hemen sonra itiraz ve bireysel başvuru ihtimaliyle karşılaşmaktadır. Burada sorun sadece tutukluluğun maddi olarak sürdürülüp sürdürülmeyeceği değildir; savcılık görüşünün savunmaya açılıp açılmadığı, itiraz merciinin yeni ve bağımsız bir gerekçe üretip üretmediği ve şüpheli veya sanığın dosyadaki değişen olgulara ilişkin beyanının gerçekten değerlendirilip değerlendirilmediği de önem taşımaktadır. AYM’nin Firas Aslan ve Hebat Aslan kararı, özgürlüğe ilişkin yargısal denetimde silahların eşitliği ile çelişmeli yargılama ilkesinin etkili katılım boyutunu açık biçimde kurmuştur. Devran Duran [GK] kararı ise savcılık görüşünün her olayda otomatik ihlal yaratmadığını, ancak savunmanın cevap vermesini gerektiren yeni ve etkili bir olgu barındırması halinde paylaşım eksikliğinin anayasal önem kazandığını belirtmektedir.

Bu içtihatlar m. 108 bakımından iki pratik sonuç doğurmaktadır. Birinci sonuç, savcılık görüşünün dosyaya sonradan girip karara etki ettiği hâllerde savunmanın buna cevap verebilmesi için makul bir imkan tanınması gerektiğidir. İkinci sonuç ise itiraz merciinin, yalnız ilk karardaki kalıp gerekçeyi onaylayarak denetim işlevini yerine getirmiş sayılmayacağıdır. İtiraz merci; hangi yeni olgunun dikkate alınmadığını, adli kontrol önerisinin neden yetersiz bulunduğunu ve önceki kararla şimdiki karar arasında ne gibi fark gördüğünü gerekçesinde göstermek zorundadır. Aksi halde itiraz, özgürlüğe ilişkin bağımsız bir denetim yolu olmaktan çıkıp formal bir kapı kontrolüne dönüşür.

AİHM’in Kocamış and Kurt v. Turkey ile Yılmaz Aydemir v. Türkiye kararları da aynı eksende okumaya elverişlidir. İlk kararda tutukluluk denetiminde kişinin dinlenme hakkı ve savcılık önerisinin açıklanması sorunu, ikinci kararda ise tutukluluğun gözden geçirilmesinde mütalaanın savunmaya kapalı tutulması öne çıkmaktadır. Bu kararlar doğrudan m. 108 metnini yorumlamasa da, Türkiye’deki periyodik tutukluluk incelemesinin Sözleşme m. 5/4 bakımından nasıl okunması gerektiğine dair güçlü bir çerçeve sunmaktadır. Bir başka ifadeyle, m. 108 denetiminin iç hukukta kurulmuş olması tek başına yeterli değildir; bu denetimin fiilen etkili olması gerekir.

Kanaatimizce itiraz dilekçesinde en sık yapılan hata, usul eksikliğini maddi eksiklikten ayırmamaktır. Savunma, hem “karar kalıp gerekçelidir” demeli hem de “savcılık görüşü bildirilmeyerek şu veri tartışılamamıştır” yahut “SEGBİS bağlantısı kurulmuş görünse de müdafiin şu itirazı alınmamıştır” gibi somut usul kusurlarını ayrıca göstermelidir. Böyle kurulan iki katmanlı itiraz, yalnız ret kararını eleştirmekle kalmaz; sonraki bireysel başvuru ve tazminat yoluna da daha düzenli bir kayıt bırakır.

İtiraz merciinin görevi, önceki kararı retoriği değiştirmeden tekrarlamak değil; özgürlüğe müdahalenin neden hâlen gerekli görüldüğünü, savunmanın yeni verilerini de tartışarak bağımsız biçimde açıklamaktır.

Yanlış uygulama örnekleri ve hak kaybı ihtimalleri nelerdir?

İlk yanlış uygulama, m. 108 denetimini önceki tutuklama kararının otomatik uzantısı gibi görmektir. Mahkeme veya hâkimlik, her otuz günde bir aynı kalıp cümleleri tekrar ediyor; savunmanın sunduğu yeni delil durumunu, sağlık raporunu, aile bağlarını veya adli kontrol planını hiç tartışmıyorsa, karar görünüşte denetim olsa da özünde mekanik uzatma işlemi hâline gelmektedir. Böyle bir dosyada hak kaybı, yalnız tutukluluğun sürmesi değildir; savunmanın bir sonraki itiraz aşamasında da kayıt altına alınmış somut cevap bulamamasıdır.

İkinci yanlış uygulama, m. 105 başvurusunu m. 108 periyodik incelemeye ertelenebilir bir ara not gibi kabul etmektir. Bu yaklaşım, kanunun iki ayrı güvence kanalını birbiri aleyhine kullanmaktadır. Müdafiin sağlık, çocuk bakım yükümlülüğü, tamamlanmış bilirkişi raporu veya yeni adli kontrol önerisi gibi acil nitelikli verilerle yaptığı tahliye istemi; “zaten birkaç gün sonra resen inceleme yapılacak” denilerek bekletildiğinde, kişi özgürlüğü üzerindeki müdahale gereksiz yere uzatılmaktadır.

Üçüncü yanlış uygulama, soruşturma ve kovuşturma evresini aynı usul kabı içinde düşünmektir. Soruşturmada dinlenilme güvencesi ve savcılık istemi önem kazanırken, kovuşturmada oturum içi-oturum dışı ayrımı, duruşma tutanakları ve mahkemenin canlı yargılama zemini içindeki gerekçe borcu öne çıkmaktadır. Bu iki alan tek dilekçeyle, aynı kalıp argümanlarla yönetildiğinde savunmanın vurucu noktası dağılmaktadır.

Dördüncü yanlış uygulama, adli kontrol seçeneğini soyut bir temenni olarak bırakmaktır. Mahkemenin neden tutuklamayı sürdürdüğünü eleştiren bir metin, daha hafif tedbirin neden yeterli olacağını ayrıca göstermiyorsa eksik kalmaktadır. Beşinci yanlış uygulama ise usul eksikliklerini otomatik ihlal formülü sanmaktır. Savcılık görüşünün paylaşılmaması, SEGBİS bağlantısının sorunlu işlemesi veya oturum dışı karar verilmesi; her olayda aynı sonucu doğurmaz. Savunma, bu kusurun karar sonucuna nasıl etki ettiğini ve hangi cevabın sunulamadığını somutlaştırmadığı müddetçe, güçlü bir usul itirazı zayıf bir yakınmaya dönüşebilir.

Hak kaybı ihtimali: Kalıp gerekçeli devam kararı, özel tahliye isteminin resen incelemeye ertelenmesi, evre ayrımının gözden kaçırılması, adli kontrol alternatifinin kurulmaması ve savcılık görüşünün etkisinin somutlaştırılmaması; özgürlük lehine kuvvetli dosyaların dahi aynı standardize ret kalıbı içinde kaybolmasına yol açabilmektedir.

Kontrol matrisi: hangi aşamada hangi merci, hangi süre ve hangi risk öne çıkar?

Mesele Dayanak Merci Süre veya zamanlama Başlıca risk
Soruşturmada periyodik tutukluluk incelemesi CMK m. 108/1 Sulh ceza hâkimi En geç otuzar günlük süreler Şüpheli veya müdafii dinlenmeden karar verilmesi
Şüphelinin inceleme talebi CMK m. 108/2 Sulh ceza hâkimi Aynı periyot içinde ayrıca tetiklenebilir Talebin resen inceleme tarihine ötelenmesi
Kovuşturmada resen denetim CMK m. 108/3 Davanın görüldüğü mahkeme Her oturumda, gerektiğinde oturumlar arasında Canlı yargılama varken kalıp ara karar kurulması
Özel tahliye veya adli kontrol istemi CMK m. 104, 105 İlgili hâkimlik veya mahkeme Kural olarak kısa karar penceresi M. 108 incelemesine ikame edilmesi
Ret kararına itiraz CMK m. 267, 270, 271 İtiraz mercii Karar sonrası derhal Savcılık görüşü ve yeni olguların hiç tartışılmaması
Adli kontrol alternatifi CMK m. 109, 110 Kararı veren hâkimlik veya mahkeme Her denetimde yeniden değerlendirilebilir Genel ve uygulanamaz tedbir önerileri

Tablonun tamamını görmek için tabloyu sağa ve sola kaydırabilirsiniz.

Bu matris, her dosyada aynı sonucu üretmek için değil; aynı dosyada farklı kanuni araçların birbirine karıştırılmasını önlemek için kullanılmalıdır. Savcılık istemiyle yapılan soruşturma incelemesi başka, şüphelinin ayrıca tetiklediği tahliye talebi başka, mahkemenin oturum içi resen kararı ise daha başka bir mantık taşımaktadır. Dosya disiplinini güçlendiren şey, her aracı kendi amacı içinde kullanmak ve itirazı o aracın hangi unsurunun eksik işletildiği üzerine kurmaktır.

Sık Sorulan Sorular

CMK m. 108 yalnız soruşturma evresinde mi uygulanır?

Hayır. M. 108/1 soruşturma evresindeki otuz günlük denetimi, m. 108/3 ise kovuşturmada mahkemenin her oturumda veya gerektiğinde oturumlar arasında yapacağı re’sen denetimi düzenlemektedir. Ancak bu iki evrenin usul mantığı aynı değildir.

Her otuz günde bir mutlaka duruşma açılması zorunlu mudur?

Soruşturma evresinde 6459 değişikliği sonrasında şüpheli veya müdafii dinlenilmek suretiyle karar verilmesi öngörülmektedir; bunun yöntemi dosyanın niteliğine göre değişebilse de savunmanın fiilen duyulması gerekir. Kovuşturmada ise duruşma zemini zaten mevcut olmakla birlikte her ara kararda ayrı bir klasik duruşma açılması zorunluluğu aynı şekilde kabul edilmemektedir.

Mahkeme, özel tahliye talebini “zaten m. 108 incelemesi yapılacak” diyerek bekletebilir mi?

Bu yaklaşım isabetli değildir. M. 108 periyodik denetim rejimi kurar; m. 104 ve m. 105 ise isteme bağlı özel tahliye ve adli kontrol başvurusunu düzenler. Yaklaşan resen inceleme, özel istemi hukuken ortadan kaldırmaz.

Kalıp gerekçeli devam kararında en güçlü itiraz noktası nedir?

En güçlü nokta, önceki kararla yeni karar arasındaki farkın yokluğunu ve buna rağmen değişen olguların hiç tartışılmadığını göstermektir. Toplanan deliller, savcılık görüşü, sağlık veya aile verileri ile adli kontrol önerisi birlikte sunulmalı; kararın bunlara neden cevap vermediği ayrıca işaretlenmelidir.

Adli kontrol önerisi vermeden m. 108 itirazı yapılabilir mi?

Evet; ancak çoğu dosyada bu eksiklik savunmanın ikna gücünü azaltır. Tutuklamanın neden gereksizleştiğini gösterirken, daha hafif bir tedbirin neden yeterli olacağını da görünür kılmak ölçülülük tartışmasını somutlaştırır.

Savcılık görüşü savunmaya iletilmediyse bu otomatik ihlal midir?

Her olayda otomatik sonuç doğurmaz. Bununla birlikte görüş yeni ve etkili bir olgu içeriyor, karar da buna dayanıyorsa savunmanın cevap imkânının ortadan kalkması ciddi bir usul sorunu yaratır. İtiraz dilekçesinde bu etkinin somut biçimde gösterilmesi gerekir.

Uygulama Bakımından Yol Haritası ve Profesyonel Değerlendirme

CMK m. 108 dosyalarında savunmanın ilk görevi, tutukluluğun kendiliğinden uzayan bir varsayım olmadığını hatırlatmaktır. İlk tutuklama kararı, her otuz günlük dilimde yeniden meşrulaştırılmalıdır. Bu nedenle müdafi, her inceleme öncesinde dosyanın o tarihteki fotoğrafını çıkarmalı; toplanan delilleri, kalan işlemleri, adli kontrol seçeneklerini ve kişisel denetlenebilirlik verilerini tek sayfada görünür hâle getirmelidir. Karar metni bu yeni fotoğrafa cevap vermiyorsa, itiraz hattı somutlaşmaktadır.

İkinci görev, doğru kanuni yolu doğru amaçla kullanmaktır. M. 108 periyodik denetim, m. 105 ise isteme bağlı kısa karar usulüdür. Savcılık istemi, özel tahliye başvurusu, resen mahkeme kararı ve itiraz mercii birbirinin yerine geçmez. Dosya stratejisi; hangi evrede hangi talebin işletildiğini, bunun hangi belgeyle desteklendiğini ve bir sonraki kanun yolunda hangi eksikliğin ileri sürüleceğini açıkça ayırdığında güçlenmektedir.

Üçüncü görev, usul eksikliğini maddi eksiklikten ayırmadan ama birbirine karıştırmadan yazmaktır. Kalıp gerekçe, dinlenilme sorunu, SEGBİS’in göstermelik kullanımı, savcılık görüşünün paylaşılmaması ve adli kontrol alternatifinin hiç tartışılmaması aynı metin içinde birlikte işlenebilir; ancak her birinin karar sonucuna nasıl etki ettiği ayrıca açıklanmalıdır. Kanaatimizce etkili m. 108 savunması, özgürlük hakkını yalnız ilkesel düzeyde savunmaz; özgürlüğü sınırlayan kararın hangi basamakta, hangi somut veri karşısında ikna gücünü yitirdiğini gösterir.

Son tahlilde m. 108, tutukluluk rejiminin kalbinde yer alan denge maddelerinden biridir. Bu hüküm doğru işletildiğinde tutuklama, alışkanlıkla sürdürülen bir tedbir olmaktan çıkar; yanlış işletildiğinde ise otuz günlük periyotlar, kalıp karar üretiminin ritmine dönüşebilir. İşbu sebeple savunmanın amacı, sadece tahliye talep etmek değil; tutukluluğun neden artık hukuken taşınamaz veya gereksiz hâle geldiğini, daha hafif tedbirlerin hangi sebeple yeterli olduğunu ve savunmanın neden gerçek bir dinlenme alanı istediğini aynı dosyada berraklaştırmaktır.

Kaynakça ve Atıf Listesi

Resmi Kaynaklar

Mahkeme Kararları

  • AYM, B. No: 2012/1137, T. 02.07.2013 (Murat Narman).
  • AYM, B. No: 2013/2814, T. 18.06.2014 (Hanefi Avcı).
  • AYM, B. No: 2012/1158, T. 21.11.2013 (Firas Aslan ve Hebat Aslan).
  • AYM, B. No: 2014/10405, T. 25.05.2017 (Devran Duran [GK]).
  • AYM, B. No: 2013/2653, T. 18.11.2015.
  • AYM, B. No: 2013/6160, T. 02.12.2015.
  • AYM, B. No: 2016/72230, T. 17.07.2019.
  • AYM, B. No: 2020/13893, T. 29.12.2020 (Mehmet Osman Kavala (2)).
  • AİHM, Kocamış and Kurt v. Turkey, B. No: 227/13, T. 25.01.2022.
  • AİHM, Yılmaz Aydemir v. Türkiye, B. No: 61808/19, T. 23.05.2023.

Bilimsel Çalışmalar (Doktrin)

  • Centel, Nur / Zafer, Hamide, Ceza Muhakemesi Hukuku.
  • Özbek, Veli Özer / Doğan, Koray / Bacaksız, Pınar, Ceza Muhakemesi Hukuku.
  • Yenisey, Feridun / Nuhoğlu, Ayşe, Ceza Muhakemesi Hukuku.
  • Ünver, Yener / Hakeri, Hakan, Ceza Muhakemesi Hukuku.
  • Şahin, Cumhur / Göktürk, Neslihan, Ceza Muhakemesi Hukuku.
  • Pamuk, Gülfem, “Ceza Muhakemesi Hukukunda Tutuklama”, DergiPark üzerinden erişilen çalışma.
  • Baytaz, Abdullah Batuhan, “Hükme Bağlı Tutukluluk”, Journal of Penal Law and Criminology.
  • “Anayasa Mahkemesinin Güncel Kararları Işığında Soruşturma Dosyasına Erişimin Kısıtlanmasının Kişi Hürriyeti ve Güvenliği Hakkına Etkisi”, DergiPark çalışması.
  • “Soruşturma Evresinde Şüphelinin Savunmaya İlişkin Hakları”, DergiPark çalışması.

Elektronik Kaynaklar

  • Anayasa Mahkemesi, kişi özgürlüğü ve güvenliğine dair emsal kararlar listesi, resmî sayfa.
  • HUDOC, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi karar veri tabanı, resmî veri tabanı.

Tags

Ne düşünüyorsunuz?

Bağlantılı analizler