CMK m. 112, adli kontrol yükümlülüklerini isteyerek ihlal eden kişi hakkında, hapis cezasının üst sınırına bakılmaksızın tutuklama kararı verilebilmesine imkân tanır; ancak bu sonuç otomatik değildir. İhlalin bilinçli olup olmadığı, mazeret, dosyanın bulunduğu merci ve daha hafif önlemlerle amaca ulaşılıp ulaşılamayacağı tartışılmadan verilen kararlar ciddi hak kaybı yaratabilmektedir.
Bu içerik 03.06.2026 itibarıyla hazırlanmıştır.
Adli kontrolün ceza muhakemesinde taşıdığı en kritik gerilim, özgürlüğün tamamen kaldırılmaması ile yargısal denetimin fiilen sürdürülmesi arasındaki dengedir. Bu nedenle kurumun ihlali, yalnız disiplin sorunu değildir; özgürlüğe yeniden daha ağır biçimde müdahale edilmesinin kapısını açar. CMK m. 112 tam bu eşiği düzenlemekte; yükümlülükleri isteyerek yerine getirmeyen şüpheli veya sanık hakkında, yetkili yargı merciine derhâl tutuklama kararı verebilme imkânı tanımaktadır. Ancak maddedeki “verebilir” ibaresi, uygulamada çoğu kez fiilî “verir” kuralına dönüştürülmekte; mazeret, kusur, ölçülülük ve alternatif tedbir analizi geri plana itilmektedir.
Bu mekanizmanın ağırlığı iki sebepten doğmaktadır. Birincisi, m. 112 açıkça hükmedilebilecek hapis cezasının süresine bakılmaksızın tutuklama kararı verilebileceğini söyleyerek genel tutuklama yasağının sınırlarını aşan özel bir kapı kurmaktadır. İkincisi, 2020 ve öncesi değişikliklerle birlikte hüküm verilmiş ve dosya kanun yoluna taşınmış olsa bile, belirli koşullarda ilk derece mahkemesine dahi UYAP kayıtları üzerinden tutuklama kararı verme imkânı tanınmıştır. Dolayısıyla m. 112, yalnız soruşturma evresinin değil, hüküm sonrası ara dönemin de özgürlük rejimini etkileyen sert bir araçtır.
Ne var ki bu sertlik, keyfîliğe izin vermez. Kanun, “isteyerek yerine getirmeme” ölçütünü özellikle kullanmıştır. Bu ifade, ihlal ile mazeret arasındaki ayrımı zorunlu kılar. Sağlık nedeniyle imzaya gidememe, elektronik izleme cihazındaki teknik arıza, tebligatın usulsüz yapılması, ani ailevi kriz, ulaşımın kesilmesi veya kolluk kaydındaki karışıklık ile bilinçli kaçınma aynı kefeye konulamaz. Bu ayrım yapılmaksızın verilen tutuklama kararları, Anayasa m. 13 ve 19 çerçevesinde ölçülülük denetimini zayıflatır.
İşbu inceleme, CMK m. 112’yi yalnız madde metni tekrarı olarak değil; 109, 110, 111, 100 ve 101 ile bağlantısı içinde, AYM’nin kişi hürriyeti ve gerekçe standardına ilişkin kararları eşliğinde ve dosya pratiğinde en çok hak kaybı doğuran noktalar üzerinden ele almaktadır. Amaç, ihlalin ne zaman gerçek bir tutuklama gerekçesine dönüşebileceğini ve ne zaman dönüştürülemeyeceğini netleştirmektir.
CMK m. 112 hangi durumda devreye girer ve genel tutuklama rejiminden hangi noktada ayrılır?
CMK m. 112’nin birinci fıkrası, adli kontrol hükümlerini isteyerek yerine getirmeyen kişi hakkında, hükmedilebilecek hapis cezasının süresine bakılmaksızın tutuklama kararı verilebileceğini söyler. Bu cümle, m. 100/4’teki genel tutuklama yasakları ile m. 109’daki adli kontrol mantığı arasında özel bir köprü kurmaktadır. Yani kişi başlangıçta tutuklama yerine adli kontrol altında bırakılmış olabilir; fakat kendisine tanınan bu daha hafif rejimi bilinçli biçimde ihlal ettiğinde, kanun koyucu özgürlük lehine kurulmuş dengeyi geri çekebilmektedir. Bununla birlikte bu geri çekiş, otomatikleşmiş yaptırım değildir; hâkim yine somut olay üzerinden değerlendirme yapmak zorundadır.
Ersan Şen çizgisindeki tartışmaların güçlü yanı da buradadır. Anılan yaklaşım, m. 112’nin varlığını kabul etmekle birlikte, yükümlülüğe uyulduğu sürece yalnız “değişen durum” yahut ilk derece mahkûmiyeti gerekçe gösterilerek tutuklamaya dönülemeyeceğini vurgular. Başka bir ifadeyle m. 112, adli kontrolün kaldırılıp doğrudan tutuklamaya çevrilebilmesi için özel kanuni kapıdır; bu kapı açılmadan kişi, sırf dosyanın algısal ağırlığı veya hükmün niteliği nedeniyle tutuklanamaz. Kanaatimizce bu okuma, maddenin özgürlük lehine sınırlayıcı fonksiyonunu korumak bakımından isabetlidir.
2020 değişikliği ile hüküm verilmiş ve dosya istinaf ya da temyize taşınmış olsa bile ilk derece mahkemesinin UYAP kayıtları üzerinden tutuklama kararı verebilmesine imkan tanınması, uygulamayı daha da hassas hâle getirmiştir. Çünkü bu noktada soru artık yalnız “ihlal oldu mu” değildir; aynı zamanda dosyanın hangi aşamada bulunduğu, kararı kimin vereceği ve hangi belgelerle ihlalin teyit edildiği sorusudur. Soruşturma evresinde kolluk ve savcılık kanalıyla gelen bilgi, kovuşturmada mahkeme tutanakları ve denetimli serbestlik kayıtlarıyla birleşirken; kanun yolu aşamasında dosyanın fizikî değil dijital görünümü öne çıkabilmektedir.
M. 112/2 ise başka bir özel durumu düzenler. Azami tutukluluk süresinin dolması nedeniyle verilen adli kontrol tedbirinin ihlali hâlinde de tutuklama gündeme gelebilir; ancak bu kez tutuklama süresi ağır ceza görevine giren işlerde dokuz ay, diğer işlerde iki ayla sınırlıdır. Bu düzenleme, özgürlüğe dönüş kapısının sınırsız olmadığını göstermektedir. Demek ki ihlalin yaptırımı serttir; fakat kanun koyucu bu sertliği dahi ayrıca süre denetimine bağlamıştır.
Hukuki sonuç: M. 112, adli kontrole uyulmadığında tutuklamaya geçiş için özel kanuni temel oluşturur; fakat bu temel, her ihlalde kendiliğinden tutuklama zorunluluğu yaratmaz.
Pratik sonuç: Müdafi, m. 112 tartışmasında önce ihlalin gerçekten bu madde kapsamına girip girmediğini, sonra da daha hafif tepkinin yeterli olup olmayacağını ayrı başlıklar hâlinde kurmalıdır.
“İsteyerek yerine getirmeme” ölçütü nasıl anlaşılmalı ve mazeret ne zaman hukuken değer taşır?
M. 112’nin omurgasını “isteyerek” ibaresi oluşturur. Bu kelime, ceza muhakemesi pratiğinde çoğu zaman göz ardı edilse de hükmün bütün ağırlığını taşımaktadır. Zira yükümlülüğe hiç uymama, geçici aksama, kolluk kaydındaki eksiklik veya teknik sistem sorunu arasında normatif fark vardır. İmzaya gitmeyen kişinin aynı gün hastanede olup olmadığı, elektronik kelepçenin teknik alarm verip vermediği, kişinin değişen adresini bildirdiği hâlde tebligatın eski adrese çıkıp çıkmadığı, uçuş yasağı ihlalinin gerçekten yurtdışına çıkış teşebbüsü mü yoksa sınır kapısında usulî yanlış mı olduğu ayrı ayrı araştırılmalıdır.
Mustafa Göktaş, B. No: 2021/44260, T. 14.12.2023 kararı, m. 112 hattındaki ihlal-tutuklama ilişkisinin anayasal görünümünü anlamak bakımından önemlidir. Kararda ihlal üzerine verilen tutuklama bağlamında kişi hürriyeti ve seyahat özgürlüğü birlikte tartışılmakta; ihlalin sonuç üretme kapasitesi görünür kılınmaktadır. Bu karar, ihlalin küçümsenmemesi gerektiğini gösterir. Ne var ki aynı çizgiden otomatik tutuklama sonucu çıkarılamaz; çünkü ihlalin niteliği ve mazeret alanı her dosyada ayrıca incelenmek zorundadır.
AYM’nin kişi hürriyetine dair daha genel kararları da bu sonuca işaret eder. Murat Narman, B. No: 2012/1137, T. 02.07.2013 ve Hanefi Avcı, B. No: 2013/2814, T. 18.06.2014 kararları; özgürlükten yoksun bırakmanın sürdürülmesi yahut ağırlaştırılması için kalıp gerekçenin yetmeyeceğini, somut olguya dayalı bireyselleştirilmiş açıklama gerektiğini vurgular. Her ne kadar bu kararlar doğrudan m. 112 ihlaline ilişkin olmasa da, tutuklamaya geçiş gibi özgürlüğü ağırlaştıran kararlarda gerekçe yükünün daha da yoğun olduğunu göstermektedir. Kanaatimizce “imzaya gitmedi” cümlesi tek başına yetmez; neden gitmediği, bu durumun kaçma veya yargılamayı boşa çıkarma riskini nasıl güçlendirdiği ayrıca kurulmalıdır.
Bu noktada mazeretin nasıl ispatlanacağı ayrı önem taşır. Sağlık raporu, acil servis kaydı, ulaşım iptal belgesi, cihaz arızasına ilişkin servis tutanağı, kollukla yapılan telefon görüşmesi kaydı, bilirkişi raporu, sınır kapısındaki işlem tutanağı, tanık beyanı veya denetimli serbestlik görevlisi notu, mazeretin keyfî savunma olmaktan çıkmasını sağlar. Mazeret ne kadar gecikmeden belgelendirilirse, “isteyerek ihlal” değerlendirmesini o kadar güçlü biçimde sarsar.
İhlalden sonra tutuklama kararı verilirken hangi usul ve merci kuralları uygulanmalıdır?
M. 112 kararının verilebilmesi için önce ihlalin resmi kayda dönüşmesi gerekir. Kolluk biriminin imza çizelgesi, denetimli serbestlik memurunun raporu, elektronik izleme merkezi kaydı, mağdur başvurusu, tutanak, UYAP verisi veya mahkemece saptanan başka bir olgu bu süreci başlatabilir. Ancak kayıt varlığı ile hukuki sonuç arasında doğrudan eşitlik yoktur. Kayıt, yalnız başlangıç verisidir; bunun bilinçli ihlale işaret edip etmediği ayrıca değerlendirilmelidir.
Merci sorunu dosyanın evresine göre değişir. Soruşturmada sulh ceza hâkimliği, kovuşturmada ilgili mahkeme devrededir. Hüküm verilmiş ve kanun yoluna başvurulmuşsa, 2020 değişikliği nedeniyle belirli koşullarda hükmü veren ilk derece mahkemesi UYAP kayıtları üzerinden karar verebilir. Bu görünüm, savunma bakımından iki zorunluluk doğurur: birincisi, ihlalin hangi evrede kayda geçtiği net gösterilmelidir; ikincisi, karar merciinin yetkisi açık biçimde denetlenmelidir. Dosyanın yanlış merci önünde ele alınması yahut fizikî dosya olmaksızın eksik UYAP verisiyle sonuç kurulması usul riskini artırmaktadır.
Gerekçe standardı burada da belirleyicidir. Murat Narman, Hanefi Avcı ve Hakkı Gök kararları, özgürlüğe daha ağır müdahale doğuran kararlarda genel ibarelerin yetersiz kaldığını göstermektedir. Hâkim, hangi yükümlülüğün hangi tarihte, hangi kayıtla, neden kasıtlı sayıldığını; bu ihlalin kaçma, delil karartma veya yargılamayı etkisizleştirme riskiyle nasıl bağlantı kurduğunu açıklamalıdır. Ayrıca daha hafif önlem neden yeterli görülmediği de gerekçede görünmelidir. Sadece “CMK 112 gereği tutuklanmasına” ibaresi, anayasal denetim bakımından kırılgandır.
Devran Duran [GK], B. No: 2014/10405, T. 25.05.2017 kararı, her usul eksikliğinin otomatik ihlal sonucuna götürmeyeceğini; ancak savunmanın cevap vermesini gerektiren yeni olgu varsa bunun açıklanması gerektiğini vurgular. M. 112 kararlarında bu yaklaşım özellikle önemlidir. İhlal kaydının teknik ayrıntısı veya yeni olay dizisi savunmaya ilk kez yükleniyorsa, kişi buna cevap verebilme imkanından bütünüyle yoksun bırakılmamalıdır. Uygulama her dosyada duruşma açılmasını gerektirmese de, savunmanın ihlalin maddi zeminine temas edebileceği bir usul zemini kurulmalıdır.
| İhlal türü | Muhtemel hukuki sonuç | Savunmada kritik belge | Başlıca risk |
|---|---|---|---|
| İmzaya gitmeme | Uyarı, sıkılaştırma veya m. 112 tartışması | Sağlık raporu, ulaşım iptali, kolluk iletişim kaydı | Tek seferlik aksamanın kaçma niyeti gibi yorumlanması |
| Yurt dışı yasağını ihlal girişimi | Tutuklama ihtimali belirginleşir | Sınır kapısı tutanağı, seyahat nedeni, tebligat ve izin başvuruları | Ailevi veya sağlık mazeretinin dikkate alınmaması |
| Elektronik izleme / konutu terk etmeme ihlali | Ağırlaştırma veya doğrudan tutuklama tartışması | Cihaz arıza kaydı, GPS verisi, servis tutanağı, acil durum evrakı | Teknik alarmın kasıtlı kaçış gibi kabul edilmesi |
| Belirli yere yaklaşmama veya bölge yasağı ihlali | Mağdur güvenliği merkezli sıkı değerlendirme | Kamera, baz kaydı, konum verisi, tanık beyanı, olay tutanağı | Belirsiz mekânsal yasağın ölçüsüz yorumlanması |
Tablonun tamamını görmek için tabloyu sağa ve sola kaydırabilirsiniz.
Azami tutukluluk süresi dolduğu için verilen adli kontrolün ihlali neden ayrı değerlendirilmelidir?
M. 112/2’nin varlık sebebi, tutukluluk süresi dolduğu için özgürlük lehine kurulmuş yeni dengenin ihlal halinde nasıl korunacağını belirlemektir. Burada kişi, zaten tutuklama süresinin üst sınırına ulaşmış olduğu için adli kontrol altına alınmıştır. Dolayısıyla ihlalin yaptırımı tartışılırken mahkeme hem kamu düzeni kaygısını hem de daha önce tüketilmiş tutukluluk süresini birlikte dikkate almak zorundadır. Kanun koyucunun ağır ceza dosyalarında dokuz ay, diğerlerinde iki ay gibi ayrı üst sınırlar öngörmesi, bu alanın sıradan m. 112 uygulamasından farklılaştığını açıkça göstermektedir.
Bu özel rejimde savunmanın ilk sorusu şudur: uygulanan adli kontrol gerçekten azami tutukluluk süresi dolduğu için mi kurulmuştur, yoksa dosyada farklı bir usul geçmişi mi vardır? Yanlış hukuki nitelendirme, kararın süre rejimini doğrudan etkiler. İkinci soru ise şudur: ihlal edilen yükümlülük, önceki uzun tutukluluk süresinin ardından hâlen ölçülü bir kontrol alanı içinde mi kalmaktadır? Özellikle yıllarca süren yurt dışı yasağı veya bölgesel yasaklarda, sürenin kendisi başlı başına anayasal ağırlık taşır.
Bu dosyalarda teknik olarak küçük görünen ihlallerin bile ağır yorumlanması mümkündür; çünkü merci, kişinin daha önce uzun süre tutuklu kaldığı ve buna rağmen adli kontrol şartlarına uymadığı kanaatine yönelebilir. Ne var ki aynı nedenle savunma da daha güçlü karşı argüman üretebilir: uzun süre tutuklu kalmış ve sonrasında çok katı adli kontrol altında yaşamış kişinin tek bir aksamasını, bağlamdan kopararak otomatik tutuklama gerekçesine çevirmek ölçülülük denetimini zayıflatır. Bu başlık, m. 112/2 kararlarında gerekçenin neden ayrıca ayrıntılı kurulması gerektiğini göstermektedir.
Uygulama bakımından ayrıca dikkat edilmesi gereken husus, bu özel tutuklama süresinin ilk kararda açıkça gösterilip gösterilmediğidir. Karar yalnız tutuklamaya hükmedip hangi fıkraya dayanıldığını, üst sürenin ne olduğunu ve bunun nasıl hesaplanacağını açıklamıyorsa; itiraz dilekçesi bu eksikliği mutlaka görünür kılmalıdır. Süre rejimi belirsiz bırakılan kararlar, infaz ve sonraki kanun yolu süreçlerinde yeni uyuşmazlıklar üretmektedir.
Savunma dosyası hangi delillerle kurulmalı ve ilk 24 saatte ne yapılmalıdır?
M. 112 riskinin doğduğu dosyalarda zaman kaybı savunmanın en büyük düşmanıdır. İhlal kaydı oluşur oluşmaz ilk yapılacak iş, maddi olayın kronolojisini dakikalaştırmaktır. Kişi o gün nerede idi, hangi saatte hangi yükümlülüğü yerine getiremedi, bu sırada kiminle iletişim kurdu, kolluğa ya da denetimli serbestlik görevlisine haber verdi mi, telefon konumu, hastane girişi, ulaşım kaydı veya güvenlik kamerası var mı? İlk 24 saatte toplanmayan veri, ilerleyen günlerde açıklama gücünü önemli ölçüde kaybedebilir.
Bu kronolojiye eşlik edecek ikinci halka, teknik veridir. İmza yükümlülüğünde kolluk çizelgesi ve kamera kaydı; elektronik izlemede cihaz alarm raporu, enerji kesintisi veya kapsama sorunu tutanağı; yurt dışı yasağında pasaport hareket kaydı, sınır kapısı işlem tutanağı ve varsa önceki izin/başvuru dilekçeleri alınmalıdır. Belirli yere gitmeme veya yaklaşmama yasağında ise baz istasyonu verisi, telefon konumu, kapı giriş çıkış kayıtları ve tanık beyanları önem kazanır. Savunma yalnız hukuki argümanla değil, olayın fiziksel izleriyle kurulmalıdır.
Üçüncü halka, alternatif tedbir planıdır. İhlal kasten işlenmemişse yahut risk kontrol edilebilir düzeydeyse, mahkemenin önüne yalnız “tutuklamayın” talebi değil; imza sıklığının artırılması, bölge yasağının netleştirilmesi, elektronik cihaz değişimi, kısa süreli yeni bildirim yükümlülüğü veya geçici gözetim gibi daha hafif çözümler de konulmalıdır. Bu yaklaşım, m. 112’nin bağlayıcı değil takdiri bir norm olduğunu somutlaştırır. Kanaatimizce savunmanın çoğu kez ihmal ettiği ama sonucu doğrudan değiştiren unsur da budur.
Dördüncü halka, anayasal dilin doğru kullanılmasıdır. Savunma metninde Anayasa m. 13 ve 19 ile AİHS m. 5’e yalnız süs atıf yapılmamalı; hangi hakka hangi ölçüde müdahale doğacağı açıkça yazılmalıdır. Örneğin konutu terk etmeme yükümlülüğünün ihlali sonrasında yeniden tutuklama isteniyorsa, kişi zaten ağır müdahale altında bulunduğu için ölçülülük analizi daha sıkı yapılmalıdır. Ali Bal, F.H. ve Esra Özkan Özakça kararları, ağır adli kontrol tiplerinde özgürlük kategorisinin baştan yüksek kurulduğunu göstermektedir.
Mağdur güvenliğine temas eden dosyalarda savunmanın bir başka ödevi, kişiyi bütünüyle haklı göstermek değil, ihlal iddiasının maddi çerçevesini netleştirmektir. Yaklaşmama veya belirli bölge yasağının ihlali iddia edildiğinde, coğrafi sınırın sanığa nasıl bildirildiği, harita yahut kroki olup olmadığı, elektronik uygulama üzerinden verilen koordinatların açık seçik olup olmadığı, mağdurun bulunduğu yer ile sanığın güzergâhının çakışmasının tesadüfî mi yoksa bilinçli mi olduğu araştırılmalıdır. Bu ayrımlar yapılmadığında ölçüsüz bir yorum alanı doğmaktadır.
Benzer şekilde elektronik izleme dosyalarında cihaz alarmının tek başına kaçış davranışı sayılması isabetli değildir. Pil bitmesi, kapsama alanı sorunu, cihazın vücutla temasındaki teknik arıza veya sağlık sebebiyle kısa süreli müdahale gibi senaryolar resmi servis kayıtlarıyla test edilmelidir. Savunma teknik veriyi hukuk metnine çevirmedikçe, mahkemenin elinde alarm satırlarından ibaret tek boyutlu bir tablo kalmaktadır.
AYM ve öğreti, ihlalden tutuklamaya geçişte hangi sınırları çiziyor?
Mustafa Göktaş kararı, m. 112 bakımından en doğrudan karar kümelerinden biridir; zira yurt dışına çıkış yasağına uyulmaması sonrası verilen tutuklama bağlamını görünür kılar. Bu karar, ihlalin yaptırımsız alan olmadığını ve adli kontrolün “seçmeli” bir rejim sayılmaması gerektiğini net biçimde ortaya koymaktadır. Buna karşılık Ali Bal, F.H. ve Esra Özkan Özakça kararları, ağır adli kontrol tedbirlerinin zaten kişi hürriyeti düzeyinde sonuç doğurduğunu; bu nedenle ihlal tartışmasında otomatik sertleşmenin özellikle dikkatle ele alınması gerektiğini düşündürür.
Asena Günal ve Talip Yazar ve Yasemin Yazar kararları, yurt dışı yasağı gibi tedbirlerin özel hayat ve aile hayatı üzerinde birikimli etki yarattığını göstermektedir. Bu birikim, ihlal değerlendirmesinde de önemlidir. Zira kişi bazen uzun süredir süren orantısız yük nedeniyle kriz anında hatalı davranabilmekte; savunmanın bu arka planı görmezden gelmesi, olayı yalnız soyut disiplin ihlaline indirgemektedir. Kanaatimizce mahkeme, ihlalin bireysel nedenini incelemeden yalnız sonuca odaklandığında m. 112’nin özgürlük dengesini bozma riski artmaktadır.
Öğretide Centel/Zafer ile Özbek/Doğan/Bacaksız, adli kontrolün tutuklamaya alternatif karakterinden hareketle ihlale verilecek tepkinin de ölçülü olması gerektiğini belirtir. Korkmaz ve Yavuz/Gülümser’in çalışmaları ise koruma tedbirlerinin kademeli yapısına vurgu yapar: risk artmışsa önce daha hafif ama etkili sıkılaştırma araçları düşünülmelidir. Buna karşılık bazı uygulamalar, ihlali doğrudan “hak edilmiş tutuklama” gibi okumaktadır. Bu yaklaşım, m. 112’nin izin verdiği takdir alanını zorunluluk alanına çevirmekte ve anayasal incelemeyi zayıflatmaktadır.
Yazar sesiyle söylemek gerekir ki, m. 112’deki en kritik hata “ihlalin varlığı” ile “tutuklamanın zorunluluğu”nu eşitlemektir. Kanun böyle bir eşitlik kurmamıştır. Kurduğu şey, ihlalin varlığı hâlinde tutuklamanın tekrar hukuken mümkün olabileceğidir. Bu nedenle savunmanın görevi, ya ihlalin bilinçli olmadığını göstermek ya da bilinçli olsa bile daha hafif tedbirle aynı sonucun sağlanabileceğini ortaya koymaktır.
Yanlış uygulama örnekleri ve hak kaybı ihtimalleri hangi dosyalarda yoğunlaşır?
Birinci hak kaybı, tek seferlik ve belgeli aksamanın sistematik kaçış davranışı gibi yorumlanmasıdır. Özellikle sağlık, ulaşım veya teknik cihaz arızası gibi durumlarda ilk kayıt “ihlal” görünümü verse bile savunma belgeleri toplanmadan verilen tutuklama kararları ciddi sorun yaratır. İkinci hak kaybı, ihlal tespitinin hangi yükümlülüğe dayandığının kararda açık yazılmamasıdır. İmza, yurt dışı yasağı ve konutu terk etmeme aynı metinde toplanıp hangi davranışın ihlal sayıldığı belirsiz bırakıldığında itiraz zemini de muğlaklaşmaktadır.
Üçüncü risk, hüküm sonrası dönemde ilk derece mahkemesinin yetki kullanımının sınırlarının dikkate alınmamasıdır. Dosya istinaf veya temyizde iken yalnız UYAP kaydı üzerinden kurulan ve savunmanın teknik itirazlarını hiç tartışmayan kararlar, usul güvenliğini zedeler. Dördüncü risk, ağır adli kontrol altında zaten ciddi kısıtlama yaşayan kişinin durumunun değerlendirilmemesidir. Konutu terk etmeme yahut yoğun elektronik izleme altında bulunan kişi bakımından daha sert müdahalenin neden vazgeçilmez olduğu ayrıca açıklanmalıdır.
Beşinci risk, ihlal sonrası yalnız tutuklama ile yetinilmesidir. M. 112 kararının ardından itiraz rejimi, yeni delil sunma imkânı ve gerektiğinde m. 111 veya diğer koruma tedbiri başvurularının ilişkisi ayrıca değerlendirilmelidir. Savunma bu ikinci aşamayı kurmazsa, ilk kararın etkisi dosyada uzun süre kalıcı hâle gelmektedir.
Başlıca hak kaybı riski: Tek seferlik veya belgeli mazereti bulunan ihlalin, “isteyerek yerine getirmeme” ölçütü tartışılmadan doğrudan tutuklama sebebine çevrilmesi; m. 112’nin en sert ve en sık görülen uygulama problemidir.
Hüküm sonrası dönemde ilk derece mahkemesi, BAM ve Yargıtay arasındaki ilişki savunmayı nasıl etkiler?
Hüküm kurulduktan sonra dosya kanun yoluna gittiğinde, adli kontrol ihlaline verilecek tepki çok katmanlı hâle gelmektedir. Bir yandan ilk derece mahkemesi, kanunun açıkça izin verdiği sınır içinde UYAP kayıtları üzerinden karar verebilir; öte yandan dosyanın esas incelemesi BAM veya Yargıtay önünde devam etmektedir. Bu ikilik, savunmayı iki ayrı pencere üzerinden düşünmeye zorlar: ihlalin maddi yönü ilk derece merci önünde, tedbirin kanun yolu dosyasındaki genel ölçülülüğü ise üst yargı perspektifinden tartışılmalıdır.
Bu aşamada yalnız yetki değil zamanlama da önemlidir. İhlal iddiası hükümden çok sonra ortaya çıkmışsa, kişinin bütün kanun yolu sürecinde yükümlülüklere uyduğu ve yalnız belirli bir tarihte aksama yaşandığı gösterilmelidir. Buna karşılık ihlal, hükümle birlikte artan kaçma riskiyle birleşen çoklu davranışlara dayanıyorsa savunmanın belgesel yükü daha da artar. Dosyanın bulunduğu merci, kararın infaz sonuçlarını ve kanun yolu takvimini de etkilediği için dilekçede bu bağ ayrıca kurulmalıdır.
Kanaatimizce uygulamadaki en zayıf halka, ilk derece merciinin yalnız dijital kayıtla yetinip kanun yolu aşamasının özgün koşullarını değerlendirmemesidir. Oysa istinaf veya temyiz dönemindeki adli kontrol, bazen yıllar süren bir bekleme rejimine dönüşmektedir. Böyle bir dönemde verilen tutuklama kararının gerekçesi, ilk günkü suç isnadını tekrarlamaktan çok, kişinin son davranışının bu uzun süreç içinde neyi değiştirdiğini açıklamalıdır.
Tutuklama kararı verildikten sonra itiraz ve yeniden başvuru stratejisi nasıl kurulmalıdır?
M. 112 kararı verilmiş olması, savunmanın imkânlarının tükendiği anlamına gelmez. İlk refleks, itirazı yalnız “karar ağırdır” düzeyinde değil, ihlalin maddi zemini, mazeret belgeleri, yetki itirazı ve daha hafif tedbir ihtimali üzerinden çok katmanlı kurmaktır. İtiraz merciinin önüne yeni belge konulabiliyorsa, bunların niçin ilk anda sunulamadığı da açıklanmalıdır. Sağlık kurumundan geç çıkan rapor, sonradan alınabilen teknik servis kaydı veya sınır kapısından temin edilen resmi tutanak gibi belgeler bu aşamada kritik değer taşıyabilmektedir.
İkinci refleks, m. 111 hattının tamamen kapanmadığını hatırlamaktır. İhlal üzerine verilen tutuklama kararı, sonraki aşamada değişen koşullar oluştuğunda yeniden salıverilme yahut daha hafif koruma tedbiri tartışmasını açabilir. Özellikle ilk tutuklama kararının temelini oluşturan ihlal olgusu tekil ve geçmişte kalmışsa; sonraki uyum, sabit adres, yeni sağlık durumu, ailevi bakım yükümlülüğü veya dosyada delillerin toplanmış olması yeni başvuru kapısı oluşturabilir. Dolayısıyla m. 112 kararı, savunmayı tek çizgiye indirmek yerine yeni çizgilerin de başlangıcı olabilmektedir.
Bu aşamada mağdur güvenliği de ihmal edilmemelidir. Bazı dosyalarda yaklaşmama veya belirli bölge yasağı ihlali, mağdur bakımından gerçek korku ve tekrar riski yaratabilir. Savunmanın görevi bu gerçeği yok saymak değil, riskin hangi araçla nasıl yönetilebileceğini hukuken göstermek olmalıdır. Örneğin doğrudan tutuklama yerine coğrafi sınırın netleştirilmesi, elektronik izleme yoğunluğunun artırılması, belirli iletişim kanallarının yasaklanması veya kolluğa daha sık başvurma yükümlülüğü kimi dosyalarda yeterli ve daha ölçülü çözüm olabilir.
Bu sebeple müdafi, ihlalin yalnız gerçekleşip gerçekleşmediğini değil, karar verildiği andaki dosya baskısını da okumalıdır. Kaçma riski gerçekten yükselmişse hangi yeni olayla yükseldiği, delil karartma iddiası sürüyorsa hangi delile nasıl temas edildiği, mağdur güvenliği ileri sürülüyorsa hangi somut yaklaşma veya iletişim davranışının buna dayanak yapıldığı açık biçimde sorulmalıdır. Sorunun cevabı görünmüyorsa tutuklama kararının ağırlığı ile gerekçesi arasındaki denge kopmaktadır.
Sık Sorulan Sorular
Hayır. M. 112, tutuklamayı zorunlu değil mümkün kılar. Mahkeme; ihlalin bilinçli olup olmadığını, mazeret bulunup bulunmadığını, dosyadaki riskin arttığını gösteren somut verileri ve daha hafif tedbir seçeneklerini birlikte değerlendirmek zorundadır.
Tek seferlik aksama kendi başına her dosyada tutuklamayı meşru kılmaz. Sağlık, ulaşım, teknik sorun veya bildirim eksikliği varsa bunların derhal belgelendirilmesi gerekir. Süreklilik ve mazeretsizlik değerlendirmede büyük önem taşır.
Evet. Kanun, hakkında mahkûmiyet hükmü verilmiş ve bu hükme karşı istinaf veya temyiz yoluna başvurulmuş olması hâlinde, belirli koşullarda hükmü veren ilk derece mahkemesinin UYAP kayıtları üzerinden tutuklama kararı verebilmesine imkân tanımaktadır.
Sağlık raporu, hastane giriş kaydı, cihaz arıza tutanağı, ulaşım iptali belgesi, kollukla yapılan iletişim kaydı, kamera görüntüsü, baz veya konum verisi ve denetimli serbestlik raporu mazeretin gerçekliğini güçlendiren temel belgelerdir.
M. 112/2 bu özel durumu ayrıca düzenler. İhlal hâlinde tutuklama gündeme gelebilir; ancak tutuklama süresi ağır ceza görevli işlerde dokuz ayı, diğer işlerde iki ayı aşamaz. Bu sınır kararda açıkça gözetilmelidir.
Uygulama Bakımından Yol Haritası ve Profesyonel Değerlendirme
M. 112 dosyasında savunmanın başarısı, ihlalin hukuki niteliğini ilk saatlerde doğru sabitlemesine bağlıdır. Bilinçli ihlal ile mazeretli aksama arasındaki sınır ne kadar erken kurulursa, tutuklama riskinin otomatikleşmesi o kadar zorlaşır. Bu nedenle olay kronolojisi, teknik veri ve alternatif tedbir önerisi aynı gün hazırlanmalıdır. Kanaatimizce en isabetli yaklaşım, savunmayı iki eksende yürütmektir: önce ihlalin bilinçli olmadığı yahut yeterince ispatlanmadığı gösterilir; ikinci olarak, mahkeme buna rağmen ihlal kabulüne yönelirse hangi daha hafif önlemin yeterli olacağı somut biçimde sunulur. Böylece dosya ya m. 112 eşiğinin dışında bırakılır ya da tutuklama yerine kademeli çözüm zemini hazırlanır.
- İlk 24 saatin verisini toplayın
İhlal tarihi, saati, yer bilgisi, kolluk teması, cihaz durumu ve mazeret kaynakları gecikmeden kayıt altına alınmalıdır.
- İhlalin türünü tek cümlede sabitleyin
İmzaya gitmeme, sınır kapısı işlemi, elektronik alarm yahut bölge yasağı ihlali birbirine karıştırılmamalıdır.
- Mazeret veya teknik savunmayı belgeleyin
Sağlık, ulaşım, sistem arızası veya usulsüz bildirim savunmaları resmi evrakla desteklenmelidir.
- Alternatif tedbiri yazılı teklif edin
Sıklaştırılmış imza, yeni cihaz kurulumu, belirli gün muafiyetin kaldırılması veya kısa süreli ek yükümlülük gibi seçenekler ayrıca sunulmalıdır.
- Karar sonrası itirazı geciktirmeyin
Tutuklama kararı verilirse itiraz rejimi ve yeni belge sunma stratejisi aynı gün planlanmalıdır.
Ceza Hukuku kategorisindeki diğer incelemeler için kategori sayfasını takip edebilirsiniz.
Resmi Kaynaklar
- Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, m. 13, 19 ve 38, anayasa.gov.tr.
- Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, m. 5.
- 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu, m. 100, 101, 109, 110, 111, 112 ve 267-271, mevzuat.gov.tr resmi metin PDF.
- 6763 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, Resmî Gazete 02.12.2016, 29906.
- 7242 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, Resmî Gazete 15.04.2020, 31100.
- Denetimli Serbestlik Hizmetleri Yönetmeliği, ilgili denetim ve izleme hükümleri.
Mahkeme Kararları
- AYM, Mustafa Göktaş, B. No: 2021/44260, T. 14.12.2023.
- AYM, Ali Bal, B. No: 2021/16165, T. 13.02.2024.
- AYM, F.H., B. No: 2020/34559, T. 18.10.2023.
- AYM, Esra Özkan Özakça [GK], B. No: 2017/32052, T. 08.10.2020.
- AYM, Murat Narman, B. No: 2012/1137, T. 02.07.2013.
- AYM, Hanefi Avcı, B. No: 2013/2814, T. 18.06.2014.
- AYM, Hakkı Gök, B. No: 2017/33469, T. 03.11.2022.
- AYM, Devran Duran [GK], B. No: 2014/10405, T. 25.05.2017.
Bilimsel Çalışmalar (Doktrin)
- Odman, M. Tevfik / Köroğlu, Veli, “Adli Kontrol”, Çağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2(2), 2005, ss. 17-27.
- Hacıoğlu, B. Caner, “5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda Tutuklama Koruma Tedbirine Seçenek Olarak Düzenlenen Adli Kontrol Koruma Tedbiri Üzerine Bir İnceleme”, Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, IX(1-2), 2005, ss. 167-192.
- Korkmaz, Fulya, “Adli Kontrol”, İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 6(3), 2016, ss. 521-542.
- Bulut, İlhan, “Adli Kontrol Tedbiri Olarak Güvence”, Necmettin Erbakan Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 8(2), 2025, ss. 659-695.
- Yavuz, Hakan A. / Gülümser, Amine, “Ceza Muhakemesinde Koruma Tedbirleri Bağlamında Ölçülülük İlkesi”, Hacettepe Hukuk Fakültesi Dergisi, 16(2), 2026, ss. 460-521.
- Centel, Nur / Zafer, Hamide, Ceza Muhakemesi Hukuku, 2024 baskısı.
- Özbek, Veli Özer / Doğan, Koray / Bacaksız, Pınar, Ceza Muhakemesi Hukuku, 2024 baskısı.
- Şahin, Cumhur / Göktürk, Neslihan, Ceza Muhakemesi Hukuku, 2024 baskısı.
- “Alman Ceza Muhakemesi Hukuku ile Mukayeseli Olarak Adli Kontrol Koruma Tedbiri”, Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2025.
Elektronik Kaynaklar
- Anayasa Mahkemesi karar bilgi bankası, kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr.
- DergiPark akademik hukuk veri tabanı, dergipark.org.tr.
- Yargıtay karar arama sistemi, karararama.yargitay.gov.tr.
