CMK m. 109, tutuklama sebepleri mevcut olsa dahi daha hafif bir koruma tedbiriyle aynı yargısal amaca ulaşılabiliyorsa şüpheli veya sanığın belirli yükümlülüklerle serbest bırakılmasını mümkün kılar. Yurt dışına çıkamama, imza, konutu terk etmeme ve güvence gibi yükümlülükler; süre, merci, ölçülülük ve ihlal riski birlikte okunmadığında adli kontrol pratikte görünmez bir cezaya dönüşebilmektedir.
Bu içerik 03.06.2026 itibarıyla hazırlanmıştır.
Ceza muhakemesinde tutuklama ile tam serbestlik arasında üçüncü bir alan bulunduğu, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 109 ilâ 115’inci maddeleriyle açıkça kabul edilmektedir. Ne var ki uygulamada adli kontrol, çoğu dosyada yalnız yurt dışına çıkamama kararı yahut imza yükümlülüğü olarak algılanmakta; hükmün kendi iç sistematiği, yükümlülüklerin amaç ayrımı, adli kontrolün ne zaman tutuklamaya gerçek bir alternatif olduğu ve ne zaman fiilen tutuklamanın uzaktan uygulanmasına dönüştüğü yeterince tartışılmamaktadır. Oysa söz konusu müessese, yalnız bir “hafifletilmiş tedbir” değil; kişi özgürlüğü ile yargılamanın güvenliği arasındaki dengeyi somut dosya üzerinde yeniden kuran bir ölçülülük mekanizmasıdır.
Bu mekanizmanın ilk eşiği, tutuklama sebeplerinin varlığıdır. CMK m. 109/1 uyarınca bir suç sebebiyle yürütülen soruşturmada, 100’üncü maddede belirtilen tutuklama sebeplerinin varlığı hâlinde, şüphelinin tutuklanması yerine adli kontrol altına alınmasına karar verilebilir. İkinci fıkra ise daha da önemlidir; kanunda tutuklama yasağı öngörülen hâllerde de adli kontrole ilişkin hükümlerin uygulanabileceğini kabul eder. Böylece kanun koyucu, tutuklama için gerekli eşik ile müdahalenin ağırlığını birbirinden ayırmakta; hürriyetten tümüyle yoksun bırakma yerine, daha dar fakat denetlenebilir bir sınırlama alanı kurmaktadır.
Uygulamadaki temel problem, bu ikinci cümleyi atlayıp adli kontrolü otomatik bir ara çözüm gibi kullanmaktır. Bir dosyada kuvvetli suç şüphesi ve tutuklama nedenine ilişkin somut veri zayıfsa, sadece “tutuklamadım, adli kontrol verdim” denilerek kanuni eksiklik telafi edilemez. Aynı şekilde, kaçma veya delil karartma riski gerçekten sınırlıysa ve yargılama bakımından daha hafif bir yükümlülük yeterliyse, ağır adli kontrol paketleri de ölçülülük sorununu bertaraf etmez. AYM’nin son yıllardaki çizgisi, özellikle yurt dışına çıkış yasağı ve konutu terk etmeme bakımından tam da bu noktaya işaret etmektedir: adı adli kontrol olan her müdahale hafif değildir; mahiyetine göre kişi hürriyeti, özel hayat ve aile hayatı üzerinde son derece yoğun sonuçlar doğurabilir.
İşbu nedenle CMK m. 109 analizinde yalnız yükümlülüklerin listelenmesi yetmez. Hangi yükümlülüğün hangi muhakeme riskini yönettiği, bu riskin somut dosyada nasıl gösterileceği, birden fazla yükümlülüğün hangi noktada cezalandırıcı yoğunluğa ulaştığı, kanuni sürenin ve değişiklik başvurusunun nasıl işletileceği, yükümlülüğe uyulmaması hâlinde CMK m. 112 hattının ne şekilde devreye girdiği ve özgürlüğe daha az müdahaleci bir tasarımın nasıl kurulacağı birlikte ele alınmalıdır. Aşağıdaki inceleme, adli kontrolü tam da bu çok katmanlı yapı içinde, mevzuat, AYM içtihadı ve öğretideki tartışmalarla birlikte değerlendirmektedir.
CMK m. 109 hangi işlevi görür ve tutuklama ile adli kontrol arasındaki sınır nasıl kurulmalıdır?
CMK m. 109, teorik olarak tutuklamaya alternatif bir koruma tedbiri olarak düzenlenmiştir. Hükmün gerekçesi, kişiyi ya tamamen serbest bırakmak ya da bütünüyle kapatmak ikilemini yumuşatmak; yargılamanın selameti için gerekli görülen denetimi daha hafif araçlarla sağlamaktır. Bu sebeple adli kontrol, başlangıçta özgürlüğün lehine kurulmuş bir müessese niteliğindedir. Ne var ki öğretide uzun süredir işaret edildiği üzere, kurumun pratik görünümü her zaman bu ideal yapıyla örtüşmemektedir. Fulya Korkmaz’ın Adli Kontrol başlıklı çalışması ile Odman/Köroğlu ve Hacıoğlu çizgisi, adli kontrolün kimi yükümlülükler bakımından tutuklamadan daha hafif değil, yalnız farklı biçimde kısıtlayıcı sonuçlar doğurabildiğini vurgulamaktadır.
Özellikle konutu terk etmeme, belirli bir yerleşim bölgesini terk etmeme ve belirli yerlere gitmeme yükümlülükleri, klasik imza veya yurt dışına çıkamama tedbirinden farklı yoğunluk taşımaktadır. AYM de bu nedenle konutu terk etmeme yükümlülüğünü, biçimsel adli kontrol adıyla verilmiş olsa dahi kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına müdahale olarak değerlendirmektedir. Esra Özkan Özakça (GK), B. No: 2017/32052, T. 08.10.2020 ve F.H., B. No: 2020/34559, T. 18.10.2023 kararları; adli kontrol adı altında uygulanan konut sınırlandırmasının sıradan bir hareket serbestisi tedbiri sayılamayacağını açık biçimde göstermektedir. Bir başka ifadeyle, yükümlülüğün hukuki etiketi ile fiilî yoğunluğu aynı şey değildir.
Buradaki temel ayrım, tutuklama sebebinin bulunması ile tutuklama kararının zorunlu olması arasındadır. CMK m. 100’deki kuvvetli suç şüphesi ve tutuklama nedenleri, yalnız başlangıç eşiklerini kurar. Bundan sonra mahkemenin yahut sulh ceza hâkimliğinin ayrıca şu soruya cevap vermesi gerekir: Somut dosyada yargılamayı güvence altına almak için gerçekten ceza infaz kurumu koşullarına ihtiyaç var mıdır, yoksa belirli yükümlülüklerle aynı sonuca ulaşılabilir mi? Kanaatimizce m. 109’un anayasal işlevi tam da bu ikinci soruda görünür hâle gelmektedir. Kararda bu muhakeme yoksa, adli kontrol kararı verilmiş olması tek başına ölçülülük denetiminin yapıldığı anlamına gelmez.
İkinci fıkranın tutuklama yasağı bulunan hâllerde de adli kontrol uygulanabileceğini kabul etmesi ayrıca önemlidir. Bu hüküm, özellikle hapis cezasının üst sınırı ve isnat edilen suçun niteliği nedeniyle tutuklama yasağı bulunan dosyalarda, yargılamanın hiçbir araç kullanılmaksızın yürütülmeye mahkûm edilmediğini göstermektedir. Bununla birlikte aynı hüküm, tutuklama yasağını dolanmak için geniş, gerekçesiz ve süresiz adli kontrol kullanımına da dayanak yapılamaz. Çünkü kanun koyucu tutuklamayı yasaklayarak belirli dosyalarda özgürlüğe daha yüksek ağırlık tanımıştır; bu tercih, benzer yoğunlukta başka bir tedbirle görünmez kılınamaz.
Hukuki sonuç: CMK m. 109, tutuklama sebepleri var olsa dahi daha hafif bir tedbirin yeterli görüldüğü durumda devreye giren bağımsız bir koruma tedbiridir; bu nedenle her adli kontrol kararı ayrıca ölçülülük gerekçesi taşımak zorundadır.
Pratik sonuç: Müdafi, “tutuklama yerine adli kontrol verilmiş olması”nı otomatik lehine sonuç gibi kabul etmemelidir. Yükümlülüğün yoğunluğu, süresi, birden fazla tedbirin birlikte uygulanıp uygulanmadığı ve karardaki risk analizi ayrıca incelenmelidir.
CMK m. 109/3’te sayılan yükümlülükler hangi muhakeme riskini yönetir ve hangi noktada aşırılaşır?
Hükmün üçüncü fıkrası, adli kontrolün içeriğini oluşturan yükümlülükleri ayrıntılı biçimde saymaktadır. Bu sayım tesadüfî değildir; her bent farklı bir risk alanına yönelmektedir. Yurt dışına çıkamama ve belirli yerleşim bölgesini terk etmeme, öncelikle kaçma şüphesini yönetir. Belirli yerlere düzenli başvurma, merci çağrılarına uyma, eğitime veya mesleki denetime ilişkin yükümlülükler; kişinin denetlenebilirliğini artırır. Sürücü belgesinin teslimi veya araç kullanmama, belirli suç tiplerinde hareket kapasitesini sınırlar. Tedavi ve muayene yükümlülüğü, bağımlılıkla bağlantılı dosyalarda yeniden suç işleme yahut denetimsizlik riskine cevap verir. Güvence, silah teslimi, mağdur haklarını güvence altına alan para ve aile- nafaka güvencesi ise hem mağdur koruması hem de usul güvenliği bakımından özel bir alan oluşturmaktadır.
2012 değişikliğiyle eklenen konutu terk etmeme, belirli bir yerleşim bölgesini terk etmeme ve belirlenen yer veya bölgelere gitmeme tedbirleri, kurumun ağırlık merkezini ciddi biçimde değiştirmiştir. Çünkü bu yükümlülükler, kişinin yalnız yargısal erişilebilirliğini değil, gündelik yaşamının tamamını belirleyen sınırlamalar doğurmaktadır. Özellikle konutu terk etmeme, elektronik izleme ile birlikte uygulandığında ev yaşamını kapalı bir denetim alanına dönüştürebilmektedir. İlhan Bulut’un Adli Kontrol Tedbiri Olarak Güvence çalışması ile Hacettepe Hukuk Fakültesi Dergisi’ndeki ölçülülük incelemeleri, modern koruma tedbirlerinin artık yalnız “var veya yok” mantığıyla değil, yoğunluk bakımından kademeli şekilde değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.
Söz konusu yükümlülükler tek tek meşru görünse de, birden fazla tedbirin aynı kararda yığılması ayrıca değerlendirilmelidir. Haftada birkaç kez imza, yurt dışına çıkamama, belirli kişilere yaklaşmama, sürücü belgesinin teslimi ve konutu belirli saatlerde terk etmeme yükümlülüğünün birlikte verildiği bir dosyada ortaya çıkan toplam müdahale, her tedbirin ayrı ayrı görünümünden daha ağır olabilir. Uygulamada sık yapılan hata, her bir bent için ayrı ayrı kısa bir gerekçe kurup toplam yoğunluğu hiç tartışmamaktır. 109/3 analizi, tekil bentler kadar bentlerin birleşik etkisini de dikkate almak zorundadır; aksi hâlde adli kontrol paketi, parçalı gerekçe ile gizlenmiş bir cezalandırma düzeyine ulaşabilir.
Bir diğer önemli nokta, yükümlülüğün suç tipiyle ve delil durumu ile organik bağ kurmasıdır. Örneğin salt ekonomik nitelikli bir dosyada sürücü belgesinin teslimi çoğu zaman açıklamaya muhtaçtır. Şiddet riski taşımayan bir soruşturmada belirli kişilere yaklaşmama yasağı için ayrıca somut gerekçe beklenir. Uluslararası hareketliliği bulunmayan ve pasaportu olmayan bir şüpheli bakımından yurt dışına çıkış yasağının gerçek riskle ne ölçüde bağlantılı olduğu ayrıca tartışılmalıdır. Müdahale aracı ile amaçlanan muhakeme sonucu arasındaki bağ zayıfladıkça, adli kontrolün kanuni meşruiyeti de zayıflamaktadır.
| Yükümlülük grubu | Tipik amaç | Dosyada aranacak somut dayanak | Başlıca hak kaybı riski |
|---|---|---|---|
| Yurt dışına çıkamama, yerleşim yerini terk etmeme | Kaçma riskini sınırlamak | Yurt dışı bağları, seyahat geçmişi, kaçma hazırlığına dair emare | Süresiz ve gerekçesiz uygulanırsa özel hayat, aile hayatı ve mesleki hayatın aşırı daralması |
| İmza, belirli yerlere başvurma, merci çağrılarına uyma | Denetlenebilirliği artırmak | Adres sabitliği, önceki çağrılara uyum, kontrol sıklığının neden gerekli olduğu | İş hayatının fiilen sürdürülemez hâle gelmesi, fiilî cezalandırma |
| Konutu terk etmeme ve bölgesel yasaklar | Yoğun kontrol ve temas riskini önlemek | Daha hafif tedbirlerin neden yetersiz olduğu, elektronik izlemenin gerekliliği | Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına ağır müdahale, hukuka aykırılık riski |
| Tedavi, muayene, bağımlılık programı | Tekrarlama ve denetimsizlik riskini azaltmak | Tıbbi veri, bağımlılık öyküsü, uzman raporu | Sağlık verisine dayanmayan zorlama tedbir, kişi dokunulmazlığı tartışması |
| Güvence, mağdur haklarını güvence altına alan para, nafaka taahhüdü | Kaçma riskini ve mağdur zararı ihtimalini yönetmek | Mali durum tespiti, mağdur talebi, ödeme kapasitesi, zarar ilişkisi | Fiilî peşin ceza etkisi, eşitsiz yük yaratması |
| Silah teslimi, araç kullanmama | Belirli tehlike kapasitesini sınırlamak | Suç tipi ile araç/silah arasındaki bağlantı | Mesleki hayatın orantısız kısıtlanması |
Tablonun tamamını görmek için tabloyu sağa ve sola kaydırabilirsiniz.
Öğretideki baskın görüş, yükümlülüklerin katalog şeklinde sayılmasının hâkime sınırsız paketleme yetkisi tanımadığı yönündedir. Özbek/Doğan/Bacaksız ile Şahin/Göktürk; adli kontrolün amaçla bağlı ve somut risk eksenli uygulanması gerektiğini, hâkimin yalnız kanun metnindeki bentleri tekrar etmekle yetinemeyeceğini belirtmektedir. Bu görüş isabetlidir. Çünkü 109/3’teki sayım, müdahalenin biçimlerini gösterir; müdahalenin neden bu biçimde seçildiğini açıklamaz. O açıklama kararda ayrıca bulunmak zorundadır.
Ölçülülük testi nasıl uygulanır ve adli kontrol hangi noktada görünmez bir cezaya dönüşür?
Adli kontrolün anayasal meşruiyeti, yalnız CMK m. 109’un lafzından değil; Anayasa’nın 13’üncü ve 19’uncu maddelerinden beslenmektedir. Temel hakları sınırlayan her koruma tedbirinde olduğu gibi, elverişlilik, gereklilik ve orantılılık alt ilkeleri burada da uygulanır. Müdahale yargılamanın güvenliğini sağlamaya elverişli olmalı; aynı amaca daha hafif araçla ulaşılabiliyorsa o araç tercih edilmeli; son aşamada da tedbirin birey üzerinde yarattığı külfet ile kamu yararı arasında adil denge kurulmalıdır. Hacettepe Hukuk Fakültesi Dergisi’nde 2026’da yayımlanan ölçülülük incelemesi, klasik ve modern koruma tedbirleri bakımından bu çok basamaklı testin ayrı ayrı işletilmesi gerektiğini vurgulamaktadır.
AYM’nin İlker Ensar Uyanık, B. No: 2020/21922, T. 11.06.2024 ve Asena Günal, B. No: 2020/18851, T. 04.02.2025 kararları; yurt dışına çıkış yasağının her dosyada yalnız seyahat hürriyeti sorunu olarak görülemeyeceğini göstermektedir. Mahkeme, başvurucunun yurt dışındaki ailevi, kişisel veya mesleki bağlarının somutlaştırılması hâlinde, bu tedbirin özel hayata ve aile hayatına saygı hakkı üzerinde ciddi sonuçlar doğurabildiğini kabul etmektedir. Böylece adli kontrol kararının gerekçesinde sadece “kaçma şüphesi” demek yetmez; kişinin somut yaşam ilişkileri ile kamusal ihtiyaç arasındaki denge ayrıca gösterilmelidir. Tedbirin uzadıkça ağırlaşan etkisi de bu analizin parçasıdır.
Konutunu terk etmeme bakımından standart daha da sıkıdır. Esra Özkan Özakça ve F.H. kararlarında AYM, bu yükümlülüğün yalnız hareket serbestisini değil, kişi hürriyetini doğrudan etkilediğini vurgulamış; tutuklama benzeri yoğunluğa yaklaşan bir müdahalede kanunilik ve gerekçe testinin sıkı biçimde uygulanacağını belirtmiştir. Ali Bal, B. No: 2021/16165, T. 13.02.2024 kararı ise konutu terk etmeme tedbirinin haksız uygulanması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı yönünden ihlal sonucuna ulaşmıştır. Bu çizgi, müdahalenin adını değil ağırlığını merkeze almaktadır. Dolayısıyla uygulamacı, “tutuklamadım, ev hapsi verdim” cümlesinin kendi başına özgürlük lehine yeterli olmadığını kabul etmelidir.
Bir başka sorun, adli kontrolün süresinin uzadıkça ceza öncesi yaptırım etkisi yaratmasıdır. Yıllarca süren yurt dışına çıkamama, iş ilişkisinin kopmasına, akademik ve ticari faaliyetlerin donmasına, aile üyeleriyle temasın zorlaşmasına yol açabilmektedir. Talip Yazar ve Yasemin Yazar, B. No: 2022/68583, T. 09.12.2025 başvurusu, aile hayatı ekseninde bu tartışmayı görünür kılmıştır. Mustafa Göktaş, B. No: 2021/44260, T. 14.12.2023 kararı ise yurt dışına çıkış yasağına uyulmaması üzerine tutuklama sonucunu kişi hürriyeti ve seyahat hürriyeti bakımından tartışmıştır. Bu iki uç örnek, ölçülülük analizinin yalnız karar verilirken değil, tedbir sürdürülürken ve ihlal iddiası doğduğunda da yenilenmesi gerektiğini göstermektedir.
Öğretide geniş kabul gören yaklaşım, adli kontrolün cezalandırma amacı taşımaması gerektiği yönündedir. Bulut, Hacıoğlu, Korkmaz ve Odman/Köroğlu; adli kontrolün tutuklamayı ikame eden geçici bir güvence olarak kalması gerektiğini, uzun süreli ve gerekçesiz uygulamanın kurumun doğasını bozduğunu belirtmektedir. Ölçülülük denetiminde şu soru belirleyicidir: Eğer aynı dosyada daha sınırlı bir yükümlülük kombinasyonu ile muhakeme amacı korunabiliyorsa, daha ağır paket artık koruma tedbiri mantığından uzaklaşmaktadır. İşbu nedenle müdafinin yalnız kaldırma talebi değil, alternatif yükümlülük önerisi de geliştirmesi gerekir.
AYM çizgisinin pratik anlamı: Yurt dışına çıkış yasağı için ailevi ve mesleki bağlar, konutu terk etmeme için ise fiilî özgürlük kısıtlamasının yoğunluğu açık biçimde dosyaya yansıtılmalıdır. Müdafi, adli kontrolün kişiye nasıl dokunduğunu belgelendirmeden salt ilkesel ölçülülük iddiası ile yetinirse, anayasal denetimin en güçlü halkasını eksik bırakır.
Süre, mercii, kaldırma ve değiştirme başvurusu hangi kurallara bağlıdır?
CMK m. 110, adli kontrol kararını verme, kaldırma, değiştirme ve yükümlülüklerden geçici muafiyet tanıma yetkisinin hangi mercilerce kullanılacağını gösterir. Soruşturma evresinde yetki, Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hâkimliğinde toplanır. Kovuşturma evresinde ise yargılamayı yürüten mahkeme ve görevli diğer yargı mercileri devreye girebilir. Şüpheli veya sanık, adli kontrol altına alınmasına karar verildikten sonra, hükmü veren veya dosyaya bakan yargı merciinden yükümlülüğün bütünüyle kaldırılmasını, bazı bentlerin hafifletilmesini ya da belirli bir yükümlülükten geçici muafiyet tanınmasını isteyebilir. Bu yapı, adli kontrolün statik değil dinamik bir tedbir olduğunu gösterir.
Sürenin açık kanuni çerçevesi ise CMK m. 110/A ile kurulmuştur. Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde adli kontrol süresi en çok iki yıldır; zorunlu hâllerde gerekçesi gösterilerek bir yıl daha uzatılabilir. Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde başlangıç süresi üç yıldır; uzatma toplamı üç yılı, Türk Ceza Kanunu’nun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümü ile Terörle Mücadele Kanunu kapsamındaki suçlarda ise dört yılı geçemez. Çocuklar bakımından bu süreler yarı oranında uygulanır. AYM’nin 2023/104438 ve 2023/95649 numaralı başvurulara ilişkin değerlendirmelerinde, istinaf ve temyiz aşamasında geçen sürenin bu azami hesaba etkisi de ayrıca tartışılmıştır.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, süre hesabının tek başına takvim kontrolüne indirgenememesidir. Süre sınırı, karara hukuki tavan koyar; fakat tedbir bundan çok önce de ölçüsüz hâle gelebilir. Söz gelimi ağır ceza mahkemesinin görevine giren bir dosyada üç yıllık ilk süre teorik olarak mevcut olsa bile, başvurucunun işini, eğitimini, aile hayatını ve sağlık erişimini derinden etkileyen yurt dışı yasağının aylar boyunca aynı kalıp gerekçeyle sürdürülmesi ayrı bir sorun doğurur. Bu nedenle kaldırma başvurusu yalnız azami sürenin dolmasına bağlanmamalı; somut koşullar değiştiğinde derhâl tetiklenmelidir.
CMK m. 111 ve 267 ilâ 271 hattı, itiraz ve değiştirme yolunu tamamlar. Adli kontrole ilişkin kararlara itiraz edilebilir; bunun yanında şüpheli veya sanık, koşullar değiştiğinde her zaman yükümlülüğün hafifletilmesini yahut kaldırılmasını isteyebilir. Uygulamada sık görülen hata, itiraz süresinin kaçırılması ile tüm başvuru imkanlarının tükendiğini sanmaktır. Oysa ilk itiraz kaçmış olsa dahi, yeni bir olgu, değişen sağlık durumu, delillerin toplanmış olması, iş veya aile bağları yönünden ağırlaşan sonuçlar yahut alternatif güvence paketi; değiştirme veya kaldırma başvurusu için yeni zemin oluşturabilir. Müdafi, kanun yolu ile değişiklik başvurusunu birbirinin alternatifi değil, birbirini tamamlayan araçlar olarak kullanmalıdır.
Süre tartışmasında ayrıca 109/6 bağlantısı unutulmamalıdır. Genel kural, adli kontrol altında geçen sürenin cezadan mahsup edilmemesidir. Bununla birlikte tedavi ve konutu terk etmeme gibi yükümlülükler bakımından kanunda ayrı istisnalar ve TCK m. 63 ile kurulan mahsup mantığı devreye girebilmektedir. Aynur Avyüzen (2), B. No: 2021/11303, T. 03.05.2023 kararı, konutu terk etmeme tedbirinde geçen sürenin mahsup edilmemesi iddiasını ve bu tedbirin özel hayat üzerindeki etkisini birlikte tartışmaktadır. Demek ki süre meselesi yalnız ne kadar sürdüğü değil, sonunda nasıl hukuki sonuç doğurduğu bakımından da önem taşımaktadır.
Süre ve merci riski: Ağır ceza görevli bir dosyada teorik üst sınırın yüksek olması, tedbirin yıllarca aynı gerekçe ile sürdürülmesini meşrulaştırmaz. İtiraz, kaldırma talebi ve alternatif yükümlülük önerisi; süre dolumunu beklemeden kullanılmalıdır.
Adli kontrolün kaldırılması veya hafifletilmesi için hangi belge, veri ve açıklamalar dosyada görünür olmalıdır?
Adli kontrol dosyalarında en sık karşılaşılan eksiklik, başvurunun yalnız soyut bir özgürlük talebine dayanmasıdır. Oysa hâkim veya mahkemenin önüne gelen soru, “özgürlük iyidir” gibi genel bir ilke değil; mevcut riskin hangi somut veriler karşısında azaldığıdır. Bu yüzden kaldırma veya hafifletme isteminde ilk bakılacak belge seti, suç şüphesi ve tutuklama nedenine ilişkin başlangıç gerekçesinin bugün ne kadar güncel kaldığını gösteren evraklardır. Deliller toplanmışsa buna ilişkin tutanaklar, dijital materyal incelemesi tamamlanmışsa bilirkişi raporu, tanık beyanları alınmışsa duruşma veya ifade tutanakları, pasaport teslim edilmişse buna dair kayıt ve önceki yükümlülüklere eksiksiz uyulduğunu gösteren denetimli serbestlik verileri dosyada bulunmalıdır.
Yurt dışına çıkış yasağı bakımından, kişinin mesleki ve ailevi bağlarını somutlaştıran belgeler ayrı bir önem taşır. Uluslararası toplantı davetleri, iş seyahati zorunluluğunu gösteren şirket yazıları, akademik konferans çağrıları, yurtdışındaki yakınların sağlık belgeleri, çifte vatandaşlık veya ikamet süreçlerine dair evraklar; müdahalenin kişisel yaşama etkisini görünür kılar. AYM’nin İlker Ensar Uyanık ve Asena Günal kararlarında olduğu gibi, yalnız “yurt dışına çıkmam gerekiyor” beyanı değil, bu ihtiyacın belgelendirilmiş ve gerçek etkisinin gösterilmiş olması önemlidir. Aynı biçimde aile hayatına dayanan başvurularda, çocukla temas, ebeveyn bakımı veya eşin bulunduğu ülkeye erişim ihtiyacı somut evrakla desteklenmelidir.
Konutunu terk etmeme veya belirli yerleşim bölgesini terk etmeme yükümlülüklerinde ise dosya hazırlığı daha farklı kurulur. Adresin çalışma koşullarına uygun olmadığı, sağlık erişiminin aksadığı, elektronik izleme nedeniyle günlük hayatın fiilen kapalı rejime döndüğü, yükümlülüğün çocuk bakımı veya yaşlı bakımını imkânsızlaştırdığı yahut işin niteliği gereği dışarı çıkmanın zorunlu olduğu haller; ayrıntılı beyan ve belge ile ortaya konulmalıdır. Burada yalnız mağduriyet anlatısı değil, daha hafif alternatifin de sunulması önemlidir. Örneğin tam gün konut terk etmeme yerine belirli günlerde imza, belli saatlerde evde bulunma, pasaport teslimi ve mağdurla temas yasağının birlikte yeterli olacağı somutlaştırılabilir.
Güvence ve mali yükümlülükler bakımından ayrıca ödeme gücü analizi gereklidir. Hâkim, şüphelinin parasal durumu göz önünde bulundurularak güvence miktarını belirlemek zorundadır. Bu sebeple maaş bordrosu, vergi levhası, şirket mali tabloları, bakmakla yükümlü olunan kişiler ve mevcut borçları gösteren kayıtlar; aşırı güvence miktarına itiraz bakımından kritik rol oynar. İlhan Bulut’un güvenceye ilişkin 2025 tarihli çalışması, bu bentteki asıl sorunun yalnız güvence verilmesi değil, güvence miktarının eşitlik ilkesini zedeleyecek şekilde belirlenmesi olduğunu vurgulamaktadır.
Dosya kontrol listesi: önceki adli kontrol kararları, itiraz kararları, denetimli serbestlik uyum kayıtları, pasaport veya sürücü belgesi teslim evrakı, iş ve eğitim yazıları, aile bağı ve bakım yükümlülüğüne ilişkin belgeler, sağlık raporları, uluslararası davetler, alternatif yükümlülük önerisini gösteren kısa plan notu aynı dilekçe dosyasında bir araya getirilmelidir.
İspat yükünün merkezinde şu ayrım bulunur: Mahkeme, başlangıç riskinin artık neden devam ettiğini somutlaştırmak zorundadır; savunma ise o riskin neden daraldığını yahut daha hafif tedbirle yönetilebileceğini belgelemek zorundadır. Bu ikili yapı doğru kurulmadığında, karar metni soyutlaşmakta; savunma da soyut yakınmaya dönüşmektedir. Adli kontrol başvurularında iyi dilekçe, kanun maddesi tekrarı yapan metin değil; risk haritasını ve alternatif denetim planını aynı sayfada okunur hâle getiren metindir.
AYM çizgisi ve öğretideki tartışma adli kontrolün hangi zayıf halkalarını görünür kılmaktadır?
AYM kararlarının ortak paydası, adli kontrolün adının değil etkisinin esas alınması gerektiğidir. Yurt dışına çıkış yasağı, çoğu olayda kişi hürriyetine değil seyahat özgürlüğüne yahut özel hayata dokunuyormuş gibi görünse de; meslek, aile ve sosyal bağlar üzerinde yoğun sonuçlar doğurduğunda anayasal incelemenin kapsamı genişlemektedir. İlker Ensar Uyanık ve Asena Günal kararları bu yönüyle önemlidir. Mahkeme, yurt dışı yasağının salt ülke dışına çıkamama değil; başvurucunun akademik, ekonomik ve ailevi hayatına etkisi üzerinden değerlendirilmesi gerektiğini belirtmektedir.
Konutunu terk etmeme yönünden ise AYM daha sert bir çizgi benimsemektedir. Esra Özkan Özakça, F.H. ve Ali Bal kararlarında Mahkeme; ev içinde tutulmanın, kişi hürriyetine ağır müdahale oluşturduğunu, bu nedenle kanunilik ve gerekçe denetiminin sıkılaştırılması gerektiğini kabul etmektedir. Müdahalenin uzunluğu, elektronik izlemenin biçimi, kişinin gündelik yaşamına etkisi ve daha hafif araçların neden yeterli görülmediği; kararın anayasal sağlamlığını belirleyen ana ölçütlerdir. Söz konusu yaklaşım, öğretide uzun süredir savunulan “adli kontrol yoğunluğu derecelidir” tezini güçlendirmektedir.
Doktrinde tartışmalı alanların başında, adli kontrolün tutuklamanın gerçek alternatifi mi yoksa tamamlayıcısı mı olduğu sorusu gelir. Korkmaz, kurumun kimi yükümlülükler bakımından tutuklamayı tamamlayan hatta ondan daha ağır sonuçlar doğurabilen bir yapıya kaydığını belirtmektedir. Hacıoğlu ve Odman/Köroğlu ise kanun koyucunun başlangıç amacının özgürlüğü tamamen ortadan kaldırmadan muhakemeyi güvenceye almak olduğunu, uygulamanın bu çizgiden uzaklaşmaması gerektiğini vurgulamaktadır. Son dönem karşılaştırmalı çalışmalar, özellikle Alman hukukuyla mukayesede, Türk hukukunun bent kataloğu bakımından daha geniş ancak gerekçe kalitesi bakımından daha düzensiz bir görünüm sergilediğini göstermektedir.
Bir diğer tartışma, güvence ve mağdur lehine güvence bentlerinin sistematik konumudur. İlhan Bulut’un 2025 tarihli incelemesi, güvence tedbirinin kanunda ayrıntılı düzenlenmesine rağmen uygulamada son derece sınırlı kaldığını; buna karşılık yurt dışına çıkış yasağı ve imza yükümlülüğünün refleksif biçimde tercih edildiğini ortaya koymaktadır. Bu tespit önemlidir; çünkü kanunda bulunan her aracın eşit ölçüde kullanılmaması, uygulamanın özgürlüğe daha az müdahale eden mali veya hedefe dönük tedbirler yerine, doğrudan dolaşım ve mekân kısıtlamasını tercih ettiğini düşündürmektedir.
Bu tartışmaların ortak sonucu şudur: Adli kontrol, kanundaki bentlerin sayısına değil, gerekçenin kalitesine bağlı olarak özgürlük lehine veya aleyhine çalışan bir mekanizmadır. Aynı hüküm, özenli uygulandığında tutuklamayı gereksiz kılan bir güvence üretir; özensiz uygulandığında ise dışarıda infaz edilen görünmez bir yaptırıma dönüşür. Bu sebeple m. 109 analizinde öğreti ile içtihadı birlikte okumak zorunludur. Sadece mevzuat tekrarı, kurumun en sorunlu alanlarını yakalamaya yetmemektedir.
Yanlış uygulama örnekleri ve hak kaybı ihtimalleri hangi başlıklarda toplanmaktadır?
İlk yanlış uygulama, tutuklama nedeni somutlaştırılamadığı hâlde adli kontrol verilmesini “daha hafif olduğu için güvenli” saymaktır. Oysa kuvvetli suç şüphesi ve tutuklama nedeni yoksa, adli kontrol kararı da hukuki temelini kaybeder. Bu hata çoğu zaman özellikle katalog suç atfına yaslanılarak yapılmaktadır. Mahkeme yalnız suç tipine bakmakta, kişinin davranışsal ve dosyasal risk profilini ayrıca tartışmamaktadır. Sonuçta tedbir, başlangıç koşulları eksik kurulmuş bir sınırlamaya dönüşmektedir.
İkinci yanlış uygulama, yurt dışına çıkış yasağını otomatik tedbir gibi kullanmaktır. Pasaport sahibi olup olmadığı bilinmeyen, yurtdışında yerleşik bağı bulunmayan, daha önce çağrılara uymakta sorun yaşamamış kişiler bakımından dahi bu bent çoğu dosyada refleks olarak seçilmektedir. Yıllarca süren bu uygulama, kişi üzerinde görünmeyen ama ağır etkiler doğurur. Uluslararası iş bağlantıları, bilimsel toplantılar, aile ziyaretleri ve sağlık erişimi kesintiye uğrayabilir. Mahkeme bunları hiç tartışmadan “kaçma şüphesi” cümlesine yaslandığında, tedbirin kamusal faydası ile bireysel külfeti arasındaki denge bozulmaktadır.
Üçüncü yanlış uygulama, ağır nitelikli adli kontrol yükümlülüklerinde alternatif paket tasarlamamaktır. Konutu terk etmeme kararı verilmişse, neden belli saatlerde evde bulunma, imza ve pasaport tesliminin yeterli olmayacağı ayrıca gösterilmelidir. Aynı sorun belirli kişilere yaklaşmama veya belirli bölgelere gitmeme tedbirlerinde de görülür. Uygulayıcı, en ağır sınırlamayı seçmek yerine hangi hafif kombinasyonun amaçla uyumlu olduğunu tartışmalıdır. Bu tartışma yoksa, karar hukuken savunmasız hâle gelir.
Dördüncü yanlış uygulama, sürenin dolmasına kadar beklemek gerektiği yanılgısıdır. Oysa değişen delil durumu, sağlık sorunu, aile yükümlülüğü, işin niteliği veya yükümlülüğe tam uyum gibi olgular, derhâl kaldırma veya hafifletme başvurusunu haklı kılabilir. Müdafi bu başvuruyu yapmadığında, yıllarca süren fakat dosyada artık karşılığı kalmayan bir tedbir fiilen kabullenilmiş olur. Beşinci yanlış uygulama ise ihlal tehlikesini küçümsemektir. CMK m. 112, yükümlülüklere kasten uyulmaması hâlinde tutuklamaya kapı açabilir. İmza ihlali, elektronik izlemenin bozulması, izinsiz seyahat veya konut sınırının aşılması; dosyanın özgürlük dengelerini bir anda tersine çevirebilir.
Başlıca hak kaybı riski: başlangıç şartları zayıf kurulan adli kontrol, yıllarca sürdürülen yurt dışı yasağı, ağırlaştırılmış konut terk etmeme, mali güce göre ayarlanmamış güvence ve ihlal halinde otomatikleşen tutuklama tehdidi; görünüşte serbestlik içinde derin bir özgürlük aşınması yaratmaktadır.
Bu nedenle müdafi bakımından en kritik refleks, her yükümlülüğün dosyadaki amacını sormaktır. Amaç gösterilemiyorsa kaldırma; amaç daha hafif araçla sağlanabiliyorsa değiştirme; amaç hâlen meşru ise de süre ve yoğunluk aşırılaşmışsa hafifletme talebi gündeme gelmelidir. İyi savunma, adli kontrolün varlığına mutlak karşı çıkmak değil; onu muhakeme amacına sadık ve ölçülü sınırlar içinde tutmaktır.
Sık Sorulan Sorular
CMK m. 109 için tutuklama nedenlerinin bulunması şart mıdır?
Evet. Genel kural, CMK m. 100’deki tutuklama sebeplerinin varlığıdır. Bununla birlikte kanunda tutuklama yasağı bulunan hâllerde de adli kontrol uygulanabilir. Bu istisna, başlangıç eşiklerini tamamen ortadan kaldırmaz; müdahalenin her durumda somut gerekçeye dayanması gerekir.
Adli kontrol yalnız yurt dışına çıkış yasağından mı ibarettir?
Hayır. Kanun; imza, merci çağrılarına uyma, sürücü belgesini teslim, tedavi ve muayene, güvence, silah teslimi, mağdur haklarını güvence altına alma, aile ve nafaka güvencesi, konutu terk etmeme, belirli yerleşim yerini terk etmeme ve belirli yerlere gitmeme gibi birçok yükümlülük öngörmektedir. Hâkim bunlardan birini veya birkaçını birlikte uygulayabilir.
Adli kontrol kararı cezadan mahsup edilir mi?
Genel kural mahsup edilmemesidir. Ancak tedavi ve özellikle konutu terk etmeme gibi ağır sınırlamalarda kanuni istisnalar ve TCK m. 63 bağlantısı devreye girebilir. Bu nedenle yükümlülüğün türü ayrıca incelenmelidir.
Yurt dışına çıkış yasağı ne kadar sürebilir?
Bu tedbir, adli kontrol süresine bağlıdır. Ağır ceza görevine girmeyen işlerde iki yıl, zorunlu hâllerde bir yıl uzatma; ağır ceza görevine giren işlerde üç yıl ve kanunda öngörülen sınırlı uzatma rejimi söz konusudur. Bununla birlikte tedbir, bu üst sınırlar dolmadan da ölçüsüz hâle gelebilir ve kaldırılması istenebilir.
Adli kontrol kararı her zaman kaldırılabilir mi?
Koşullar değiştiğinde kaldırma veya hafifletme talep edilebilir. Delillerin toplanması, yükümlülüklere tam uyum, sağlık veya ailevi zorunluluklar, iş ilişkilerinin ağır biçimde etkilenmesi ve alternatif tedbir önerileri bu talebi güçlendirir.
Yükümlülüğe uyulmazsa ne olur?
CMK m. 112 uyarınca yükümlülüklere isteyerek uyulmaması hâlinde tutuklama kararı gündeme gelebilir. Bu nedenle imza günleri, seyahat sınırları, elektronik izleme ve diğer yükümlülükler savunma stratejisinin tali değil merkezi unsurudur.
Uygulama Bakımından Yol Haritası ve Profesyonel Değerlendirme
CMK m. 109 dosyalarında ilk görev, yükümlülüğün adını değil etkisini okumaktır. Yurt dışı yasağı, konutu terk etmeme, güvence veya imza; her biri başka yoğunluk taşır. Savunma, önce kararın dayandığı tutuklama nedenini somutlaştırmalı; ardından bu riskin bugün hangi veriyle sürdürüldüğünü test etmelidir. Risk zayıflamışsa kaldırma, tamamen ortadan kalkmamışsa daha hafif kombinasyona geçiş talebi hazırlanmalıdır. Adli kontrolün kaldırılması ile değiştirilmesi arasındaki farkın doğru kurulması çoğu dosyada sonucu belirlemektedir.
İkinci görev, belgeyi stratejiye dönüştürmektir. İş yazısı, konferans daveti, sağlık raporu, çocuk bakımına ilişkin kayıt, önceki imza uyumları, pasaport teslim evrakı ve alternatif yükümlülük planı; tek tek yararlı olabilir. Fakat bunlar dilekçede aynı eksen üzerinde toplanmadığı sürece mahkemeye ikna edici bir ölçülülük haritası sunulmuş olmaz. Yargısal pratiğin çoğu zaman kısa ve kalıp gerekçeyle ilerlediği düşünülürse, müdafiin görevi mahkemenin kaçınabileceği ayrıntıyı görünür hâle getirmektir.
Üçüncü görev, kanun yolu ile değişiklik istemini birlikte kullanmaktır. İlk itiraz reddedilmiş olsa dahi, yeni olgu doğduğunda veya tedbir uzadıkça ağırlaştığında dosya kapanmaz. Bilakis adli kontrol, dinamik yapısı sebebiyle yeniden değerlendirme başvurularına en açık koruma tedbirlerinden biridir. İşbu nedenle müdafinin dili de dinamik olmalıdır: başlangıçta kaldırma, sonra hafifletme, ardından süre ve etki ekseninde yeni başvuru. M. 109 uygulamasında gerçek profesyonel fark, soyut özgürlük söylemi ile değil; alternatif tedbiri somutlayan ve yargılamanın amacını inkâr etmeden özgürlüğün gereksiz yüklerini söken dosya kurgusuyla ortaya çıkmaktadır.
Kaynakça ve Atıf Listesi
Resmi Kaynaklar
- Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, m. 13 ve 19, anayasa.gov.tr.
- 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu, m. 100, 109, 110, 110/A, 111, 112, 267-271, mevzuat.gov.tr resmi metin PDF.
- 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, Resmî Gazete 05.07.2012, 28344.
- 7242 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, Resmî Gazete 15.04.2020, 31100.
- Denetimli Serbestlik Hizmetleri Yönetmeliği, 05.03.2013 tarihli düzenleme, m. 56 ve ilgili uygulama hükümleri.
Mahkeme Kararları
- AYM, B. No: 2014/923, T. 22.05.2014.
- AYM, Ali Bal, B. No: 2021/16165, T. 13.02.2024.
- AYM, İlker Ensar Uyanık, B. No: 2020/21922, T. 11.06.2024.
- AYM, B. No: 2021/14663, T. 10.12.2024.
- AYM, Mustafa Göktaş, B. No: 2021/44260, T. 14.12.2023.
- AYM, F.H., B. No: 2020/34559, T. 18.10.2023.
- AYM, Esra Özkan Özakça [GK], B. No: 2017/32052, T. 08.10.2020.
- AYM, Aynur Avyüzen (2), B. No: 2021/11303, T. 03.05.2023.
- AYM, Talip Yazar ve Yasemin Yazar, B. No: 2022/68583, T. 09.12.2025.
- AYM, Asena Günal, B. No: 2020/18851, T. 04.02.2025.
Bilimsel Çalışmalar (Doktrin)
- Odman, M. Tevfik / Köroğlu, Veli, “Adli Kontrol”, Çağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2(2), 2005, ss. 17-27.
- Korkmaz, Fulya, “Adli Kontrol”, İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 6(3), 2016, ss. 521-542.
- Hacıoğlu, B. Caner, “5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda Tutuklama Koruma Tedbirine Seçenek Olarak Düzenlenen Adli Kontrol Koruma Tedbiri Üzerine Bir İnceleme”, Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, IX(1-2), 2005, ss. 167-192.
- Bulut, İlhan, “Adli Kontrol Tedbiri Olarak Güvence”, Necmettin Erbakan Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 8(2), 2025, ss. 659-695.
- Yavuz, Hakan A. / Gülümser, Amine, “Ceza Muhakemesinde Koruma Tedbirleri Bağlamında Ölçülülük İlkesi”, Hacettepe Hukuk Fakültesi Dergisi, 16(2), 2026, ss. 460-521.
- “Alman Ceza Muhakemesi Hukuku ile Mukayeseli Olarak Adli Kontrol Koruma Tedbiri”, Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2025.
- Centel, Nur / Zafer, Hamide, Ceza Muhakemesi Hukuku, 2024 baskısı.
- Özbek, Veli Özer / Doğan, Koray / Bacaksız, Pınar, Ceza Muhakemesi Hukuku, 2024 baskısı.
- Şahin, Cumhur / Göktürk, Neslihan, Ceza Muhakemesi Hukuku, 2024 baskısı.
Elektronik Kaynaklar
- Anayasa Mahkemesi karar bilgi bankası, kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr.
- Anayasa Mahkemesi kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına ilişkin emsal kararlar listesi, anayasa.gov.tr.
- DergiPark makale kayıtları ve DOI sayfaları, dergipark.org.tr.
